12 Eylül 2011 Pazartesi

GÖNÜLLÜ MAHKUMİYET


GÖNÜLLÜ MAHKÛMİYET
Nasıl bir duygudur bu, anlamak zor,
Zor olduğu kadar da basit,
Karmaşık demeye dilim varmıyor,
Ama karmaşık demek durumundayım,
Yoksa anlatmak zorunda kalırım.
Anlatmak mı istemiyorum,
Belki evet.
Belki de anlaşılmaz olmanın gizemi hoşuma gidiyor.
Ya da gizli kalması bana özel olanın,
Düşüncelere dönüşmemesi,
Anlatamadıklarımın, ya da anlatmak istemediklerimin,
Sadece düşünmelerimde kalmaları,
Beynimin içinde hapsolmaları,
Kimselerin erişememesi, benimle birlikte
Yok olup gitmeleri.
Belki bunun bilincinde olmak bile tek başına
Haz veriyordur bana.
Kendi içinde kendini hapsettiğin bir tür tutsaklık bu aslında.
Mahkum da sensin, gardiyan da,
Hakim de sensin, savcı da,
Hapishane de sensin, üzerindeki uçsuz bucaksız gökyüzü de.
Bu nasıl bir çelişkidir ki uçup gitmek elindeyken, mahkûmiyeti seçiyorsun.
2008

ANLAM ARAYIŞI

Kitap Tanıtımı

ANLAM ARAYIŞI
En son ne zaman bir “anlam” aradınız, yapıp ettiklerinizde? Ya da çevrenizde olup bitenlerde? Ya da, sözgelimi, hayatınızda; nereye doğru gidiyorsunuz, doğru yolda mısınız, aradığınız, beklediğiniz bu muydu? Bugün okuduğunuz gazetenin sayfalarındaki kaç haberi “anlamlandırabildiniz”? Hangi siyasetçinin söylemlerinde “anlam” bulabildiniz? En çok “değer” verdikleriniz en çok “anlam” yükledikleriniz mi? Öyle olabileceğini düşündünüz mü hiç…
Belki de günlük yaşam içinde olan bitenlere, söylenenlere, yapılanlara bu gözle hiç bakmadığımızı düşünebiliriz. Ama öyle mi gerçekten? Yoksa yaşamın kendisi, yani söylemlerimiz ve yapıp ettiklerimiz farkında olmadan bir anlamlandırma sürecinden geçirilmiş verilere dayalı olarak mı oluşuyor? “Öyle” değil de “böyle” davranmamızın nedeni, somut verili ve rasyonel olanlara dayalı mekanik kararlara göre öyle olmasının gerekliliği midir, yoksa bulduğumuz “anlam”ın birey olarak, her birimizin kavram ve değer çerçevemizde öyle hareket etmemizi gerektiren bir yere oturması mıdır?
Kim bilir belki bu kadar temel sorularla düşünmediniz şimdiye dek; ama birer yetişkin olarak mutlaka, hayatın anlamını ya da sahip olduklarınızın anlamını düşünmüşsünüzdür. Bulduğunuz yanıtlarla da oradan oraya savrulmuşsunuzdur kimi zaman.
Oysa temel soru olarak “anlamın anlamı”nı düşünmemişsinizdir hiç. Bu nedenle belki de boşlukta kalmış ya da boşlukta kalmamak için hep “başkalarının anlamları”na tutunmaya çalışmışsınızdır.
Çoğumuz için çok zordur “anlamın anlam”ını düşünerek, yaşamımızdaki değerlere ilişkin temelleri sorgulayabilmek. Çünkü anlam arama çabalarımız sürerken yaşam akıp gitmektedir ve bizler süregelen gündelik yaşam içinde, ürettiğimiz ve sahip olduğumuz anlamların farkında olarak ya da olmayarak eylemlerde bulunmak zorundayızdır.
Konumuz anlam; karşımıza soru olarak çıkıncaya kadar son derece basit ve farkında olmadan kullandığımız bir sözcük. Oysa “Anlam Nedir?” sorusunu sorduğumuzda farkına varmadan kullandığımız sözcüğün güçlükleri ile yüz yüze kalırız.
Nedir anlam? “Anlamın anlamı” nedir? Böylesine bir temel soruyu yanıtlama çabasına girişmeden, daha da önemlisi kendimize bu soruyu sorma farkındalığında bulunmadan, günlük yaşamda her şeyi, ama her şeyi bir şekilde anlamlandırıyoruz.
“Anlam Kavramı Üzerine Yeni Denemeler”
Legal Yayınlarından çıkan Anlam Kavramı Üzerine Yeni Denemeler adlı kitap 19-21 Aralık 2008 tarihleri arasında ODTÜ Felsefe Bölümü tarafından düzenlenen “Anlam Kongresi” bildirilerini içeriyor.
Kongreye adını veren ODTÜ Felsefe Bölümü’nün kurucu başkanı olan Prof. Dr. Teo Grünberg’in 1963 yılında yazdığı “Anlam Kavramı Üzerine Bir Deneme” başlıklı doktora tezidir.
Üç gün süren kongrede sunulan bildirilerden kırk üçü, ana temalarına göre sekiz ana bölüme ayrılmış olarak bu kitapta yer alıyor.
Kongreye adını veren Anlam Kavramı Üzerine Bir Deneme adındaki doktora tezinde Prof. Dr. Teo Grünberg düşüncelerini benimsediği analitik felsefe geleneği içerisinde “anlam” kavramını sorguluyor. Yapı Kredi Yayınları tarafından da yayımlanmış olan Grünberg’in tezi gerek dili gerekse konularına yaklaşım biçimi ve titiz sorgulama yöntemi ile aradan geçen yarım yüzyıla rağmen halen güncel ve ülkemiz felsefe tarihinde önemli bir eser durumundadır.

ANALİTİK FELSEFE VE ANLAM
Kitapta yer alan ilk bildiri de yine Grünberg’in “Anlam Kavramı ve Metafizik Önermeler” adındaki bildirisidir. Yazara göre felsefenin amacı güvenilir bilgi sağlamaktır. Bunun için biricik metot bilgi sistemlerinin ilkel-terimlerinin anlamlarının aydınlatılmasıdır. Grünberg,
“Buna göre her felsefe problemi bir anlam aydınlatması olacağından “anlam”ın aydınlatılması sistematik bir felsefenin ilk ele alacağı problem olmalıdır. Yazımızın amacı bu konuda bir çözüm denemesine girişmektir.” der.
“İlkel terimlerin anlamını aydınlatmak ve ilkel önermeleri temellendirmek için bilgi sisteminin dilinde ifade edilmemiş önermelere, örtük metafizik öndayanaklara, kısaca “metafizik öndayanaklar”a gereksinim vardır. Bu öndayanaklar ilkel terimlere bilgi sisteminin sağlamadığı anlamlar kazandırır.”
Bu temel tartışma konusunun, günlük yaşamımızdaki etik, hukuk, bilim ve siyaset konularındaki anlamlandırmaları nasıl biçimlendirdiğini, bu kavramsal çerçevelerin ilkel önermelerini nasıl belirlediğini daha sonraki bölümlerde yer alan diğer bildirilerde görebilmemiz mümkün.
Grünberg’in bildirisi ile başlayan “Analitik Felsefede Anlam Kavramı” bölümünün ardından, “Felsefe Tarihinde Anlam”, “Dil ve Anlam”, “Hermeneutik, Kültür ve Anlam”, “Etik ve Siyaset Bağlamında Anlam”, “Hukuk, Yorum ve Anlam”, “Bilim Felsefesi ve Anlam”, “Anlam, Sanat ve Edebiyat” adlı bölümler altında diğer bildiriler sıralanmaktadır.

DEĞER VE ANLAM
“Etik ve Siyaset Bağlamında Anlam” bölüm başlığı altındaki bildirisinde Prof. Dr. Harun Tepe, içinde bunduğumuz çağı “Anlam Çağı” olarak adlandıran Nermi Uygur’dan alıntı yapar:
“Düşünen birçok çevrelerin onyıllardan beri başkavramı anlam. Bitki, hayvan, toplum, davranış – hangi varlık bölgesini deşerlerse deşsinler bilim adamları artık anlamlarla uğraşıyorlar. Filozofların da, bazen pek belirmese de, dönüp dolaşıp aydınlatmayı denediği temel soru ‘anlamın anlamı nedir?’ sorusudur.”
Felsefe dille yapılır ve dile yansıyanlarla iş görür. Ancak bu tüm felsefe yapma etkinliğinin dil felsefesine indirgenmesi anlamına gelmez. Geçmişte analitik felsefenin bir yöntemi olarak kullanılan bu doğrultu, geçmişteki keskinliğini yitirmiş olsa da halen egemenliğini sürdürmektedir.
Tepe, Kant’taki duyarlığın ve anlama yetisinin saf unsurlarının yerini analitik yaklaşımda “dilin mantığı” nın aldığını ileri sürer. Bu çerçevede de Kant ile Tractatus’taki Wittgenstein’ın düşünceleri arasındaki bilinen paralelliğe vurgu yapar.
“Nasıl algılamak için algılayan bir yetiye, yargı vermek için yargı vermemizi –düşünmemizi- sağlayan bir yetiye gereksinimimiz varsa, algıladıklarımızı ve yargılarımızı ortaya koymak için de sözcüklere, dilbilgisi kurallarına, bağlaçlara, tümcelere gereksinim vardır. Sözcükler ve sözcükler arası bağlantıları kurmaya ilişkin dil bilgisi kuralları olmadan konuşamayız, bir şey söyleyemeyiz. Bir anlamda bunlar dile getirebilmenin olanağının koşullarıdır.”
Tepe’ye göre anlam sorunu bir dil sorunu olmakla birlikte sadece dil içinde kalan bir sorun değildir. Anlam, sözcük ile sözcüğün gösterdiği ile dil dışı olan şey arasında oluşur. Bu durum hem teoride hem de etik ve siyaset felsefesi gibi pratik alanlardaki anlam tartışmalarında geçerlidir.
Bu doğrultuda etikte anlam ve değer sorunu ele alınır. Her eylem bir şekilde değer ile ilgilidir. “Eylemek değerlendirme yapmaktır, değerlendirmek ise farklı eylem seçenekleri arasında birisini seçmektir… her eylemde bulunan kendisinin ya da karşısındakilerin değerini koruyacak biçimde eylemde bulunabileceği gibi, onların insan olarak değerine zarar verecek biçimde de eylemde bulunabilir. Bunun için her eylem değerle, insanın değeriyle ilgilidir.” Öyleyse değer nedir? Bir şeyi değerli kılan ve seçmemize neden olan nedir? Değer ile anlam arasındaki ilişki nedir? Bunlar eş anlamlı sözcükler midir?
Hiçbir şey biri ona anlam yüklemedikçe değerli değildir. Bir başka deyişle şeylerin kendi başlarına değerleri yoktur; değeri ona yükleyen, ona anlam yükleyendir. Dolayısıyla “anlamın anlamı” ve “anlamlandırma etkinlikleri” son derece önemli etkinliklerdir. Aksi halde, çağımızın popüler yaklaşımlarındaki gibi benmerkezci bir değerlendirme ve bir değerler çokluğu içinde yolumuzu kaybedebiliriz.
Tepe’ye göre bundan kaçınmak için değerlendirilen şeyler tek tek “ben” lere göre değil de tür olarak insana göre bir bakış açısıyla, insanların dünyasına sağladıkları açısından değerlendirilerek anlamlı görüldüklerinde anlam ve değer aynı şey olurlar.

18 Ağustos 2011 Perşembe

ARKADAŞLIK

Arkadaşlık karşılıklılık içerir; karşılıklı birbirinin arkasını kollamaktan gelir. Arkamı kollamak için duvara yaslanırım, Duvar benim “arka – taş”’ım olur. Ama olaki ilerlemek hareket etmek istersem arkamda duvarla değil onun yerine geçecek birine ihtiyaç vardır; bu da “arka-daş”ım olur.
Ne varki arka-daş’lıkta iki taraflılık vardır; Türkçemizde buna işteşlik denir; aradaki “ş” sesi ile ifade edilir; “konuşmak”taki ya da “sevişmek”’teki “ş” sesi gibi. Yani birdiğeri olmadan, birdiğeri yapması gerekeni yapmadan, bu işteklik eksik kalır, güdük kalır, an gelir “ş” aradan düşer, herkes kendi yalnızlığı ile kalır…
Zordur “ş” nin düşmesi, düşürmemek için taşırsın, taşırken uyarırsın, uyarırken alternatif gösterirsin, ama diğerinin egosu kişiliğinden büyükse, yeteneksizliklerinin farkında olup da alçakgönüllü davranmamakta ısrarlıysa, bildiğinden şaşmaz ve üstelik tembelse; hele bir de böyle olmayanların çalışma ve çabalarını görüp de utanmazcasına saygısız davranırsa… herşeyin bir sonu vardır; bazen iki gün sürer bazen 13 yıl…
Kimseyi sırtınızda taşımayın; zaman geçtikçe ağırlaşıyor; “dur bi in de dinlenelim konuşalım başka birşeyler yapalım” derseniz, yandınız; 40 yıl taşı bir gün indir; sizden kötüsü olmaz. Kişi ekmeğini yediği tasa kendisi pislerse, tasında ne bulursa onu yer.

1 Şubat 2011 Salı

İnce ince doğradım dün, özenle dikkatle en acı verecek şekilde. Kaçmadı bile; kurtulmak istemedi. Durdu baktı, canı yanmadı önce, dona kalmıştı korkunun şiddetinden...

Şimdi yanıyor canı; şimdi kesildi nefesi. Gömmüştük; şimdi öldü. Karanlıklarda şimdi, aydınlıktan umudu yok. Yolunu gösterecek ışığı yok. Karanlığın olmadığı bir dünyadan haberi yok.

Soğuk kış gecesinin nemi, yapıştı kaldı kadife tenine. Gözleri kocaman, elleri buz gibi, adımları hızlı, nefesi kesik.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Bir Adam Var… (Derleme)*

Bir Adam Var…

Bir adam var tanıdığım,
Her canlı gibi sıradan doğan
Sıradanlıklar içinde yaşamaya başlayan,
Veee hayatın her türlü cilvesini,
Taaa… çocukluğunda görmeye başlayan bir adam.

Çocukken babasından korkardı ,
Belki de civarın serserisi "Köpek Ayhan"dan
Belki sınıfta kalmaktan,
Belki de düşüp bir yerini kırmaktan korkan bir adam.

Gençliğinde boynundaki ipleri görüp, korkmayan,
İpinin ucunun kimde olduğunu merak edip,
Belki bildik birileri’nin , belki de bilmediklerimin diye düşünürken,
İpin ucunun kendi ellerinde olduğunu fark edince de,
İpi bileğine bağlayan bir adam.

Yaşam , bazen istemediklerini dayatırken,
Bazen de istediğini sandıklarının,
Nasıl bir illüzyon olduğunu da öğreten
Soft acılar çekip ,yaşama daha sıkı sarılan bir adam.

Kolaydır onun için yaşamak,
Sen ben kavgası olmadıktan sonra,
Gücü ne kadar az olursa olsa da,
Takatının tükendiğini hissetse de,
Aradığının ne olduğu’nun , farkında olan bir adam.

Kafasına koymuştu bir kere,
O hayat sahnesinin dekoru değil aktörü olacaktı.
Başka hayatlara öykülenmek yerine,
Öykülenecek bir hayata sahip olmayı isteyen bir adam.

Yaşar gibi yapmayacak, yaşayacak
Kafasına yolu değil, gideceği yeri kazıyacaktı.
Küçük insanlardan biri olmayacak,
Büyüteceği, küçük insanlarla yaşayacaktı.
Sığınılacak bir liman olması gerektiğinin farkında olacak bir adam.

Heyecanı yola ilk çıktığı gün gibi olan bir adam,
Onunla yola çıkanlar ,çoktan yoruldular, sıkıldılar, ya da bıktılar.
Onun içinse hazineler çokta gizli değil, kapıları görmek gerekiyor,
Çünkü O, sınırlarını aşmak isteyen bir adam.

Kurduğu hayalleri başıboş güzellik sanmayan,
Cesaretle çıktığı yaşam yolunda, sarılabileceği her şeye sarılan
Yaşamın, yolda olmak , yolda olmanın uzun soluklu bir nefes,
Nefesin ise kalp atışındaki ritimlerde gizli olduğunu bilen bir adam.

Şimdiler de ise;

Yoluna hız kesmeden devam eden
Yaşar gibi yapmayıp yaşayan
Hayat sahnesinin aktörü ve yönetmeni olan
Büyüttüğü insanlarla yaşayan
Sığınılacak bir liman olan bir adam.

* Güzel bir derleme olmuş; derleyene çok teşekkürler.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Bu Gece

Uyuyorsan ya şimdi.
Uykusuzsan üstelik
Gökteki yıldızlar kadar.

Beklemek mi seni
Doğacak güne
Çekip almak mı yoksa
Kendi dünyama.

Kelimeler eksiksiz
Cümleler yarım
Bildiğim ve istediğim
Olduğum ve yokolduğum

Tüm güzellikler
Tüm çirkinlikler
Tüm anlamlar
Ve anlamsızlıklar

Üşüştüler başına
Bu gece.

Anlam Terazisi

Kelimeleri aldım gelen
Senden bana
Senden sana
Durmayan aklında
Dönüp dolananları.

Tarttım anlam terazisinde
Ağırdılar
Yalnızlığın kadar.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Sokrates Aranıyor...

Güncel tartışmaları ulus olarak hep birlikte izliyoruz. Yaklaşan bir referandum var ve bu konuda halkın oyunu yönlendirmek üzere bir dolu "bilgi" bombardımanı sürüp gidiyor.
Öyle ki, bu "bilgi" bombardımanında kimin ne söylediği karıştığı gibi bireylerin ve kurumlarının tarihselliği de sorgulanır oldu. Söylenenler ile tarihsel "gerçekler" birbiri ile uyuşmamaya başladığında ise, her kim ne söylerse söylesin, söylenenler temelsiz kalıyor.
Yaşananlar bundan 2.500 yıl öncesine geri götürüyor bizleri; MÖ.6 YY’ da Sofistler ile Sokrates'in mücadelesine...
Bir tarafta, kendi "doğru"larını, anlamaktan, akıl süzgecinden geçirmekten ve doğrulayabilmekten uzak olarak halkı ikna ederek kabul ettirme ("Evet" ya da "Hayır" dedirtme)çabasındaki sofistler ile diğer taraftan ikna etmenin ötesinde, ortada varolan durumu (anayasa maddelerindeki değişiklikleri niteliği ve bundan sonraki süreçteki kalıcı etkileri) bir bilgi olarak ortaya koymaya ve anlaşılır kılmaya, dahası doğru yöntemlerle işlendiğinde herkesin anlayabileceğine, kavrayabileceğine inanan Sokrates var.
İlkinde, belli bir kavrayıştan, temelden yoksun, tam anlaşılmamış, hatta belki de hiç anlaşılmamış olan "bilgi"lerimiz var. Öyle ki, anlatan zaten anlamamızı istemiyor. Tersine, kavramaksızın, kendisinin "doğru" olarak bildiğine bizi ikna etmeye çalışıyor. Amaç, zayıf ve temelsiz bir şekilde kurulmuş olan fikirlere sahip olmamız ve bu doğrultuda isteneni yapmamız. Bu tür bir bilgiye "Doxa" diyoruz. Kelime Yunanca kökenli olup, "ortak inanç" ya da "popüler fikir" anlamlarına geliyor. Dikkatli bakacak ve bilinçli gözlemleyecek olursak etrafımızdaki reklamlardan, müzik ve sinema endüstrisine, spor müsabakalarından açık oturumlara kadar her türlü eylem biçiminde bu tür "popüler fikir"ler bir "ortak inanç" yaratmak üzere bizlere veriliyor.
İkinci tür bilme biçiminde ise, gündemdeki konunun, olayın, nesnenin tam bir bilgisine ulaşma çabası var. Bu ise ancak olan biteni ardında yatanlar ile birlikte kavramak ile olur. Bu tür bilgiye ise "Episteme" diyoruz. Tıpkı "Doxa" gibi "Episteme" de Yunanca bir kelimedir. Bu tür bilgi, bilinmesi gerekenin kendisinin, doğrunun, hakikatin kendisinin amaç olduğu, konun en açık hale getirilmeye çalışıldığı bir bilgi türüdür. Bu tür bilgi ve bilme biçiminde amaç, konunun mümkün olan en açık şekilde en iyi bir biçimde sunulması, katılan ve dinleyenlerin hepsinin konuyu kavramalarının sağlanmasıdır. Doğal olarak da bu bilgi türü, birbirini dinleyen, anlayan, eşit düzeyde olan ve eşit katılım sağlayan bireylerin birlikteliğini gerektirir.
Bugüne dönecek olursak; 12 Eylül tarihindeki halkoylamasında hiçbir liderin amacının halka “Episteme” niteliğinde bir bilgi vermek olmadığı, tam tersine “Doxa” niteliğinde bilgi ile yetindikleri görülüyor. Bunun ardındaki gerçek, belki son derece pragmatist olarak “iktidar” gücüne yöneliktir. Ancak uzun vadede bakıldığında ülkenin bundan kazançlı çıkması mümkün görünmemektedir.
Gerçekleri (Episteme) halka anlatma yolunda yılmadan çalışacak bireylere ve sivil toplum kuruluşlarına gittikçe artan bir şekilde ihtiyacımız var.
Bundan 2.500 yıl önce Sokrates gerçekleri anlatmaya çabaladığı ve Sofistlerin “Doxa”’larına karşı çıktığı için ölüme mahkûm edildi. Bugün, 2.500 yıl sonra değişen tek şey, gerek birey olarak gerek kurum olarak daha fazla sayıda Sokrates’e ihtiyacımız olduğudur…

25 Haziran 2010 Cuma

Büyü(me) Kızım

Şimdi küçüksün,
Hergün büyüyorsun,
Hergün dünden farklı
Yarından da ,
Biliyorum.
Bugün aradıklarını yarın aramayacaksın
Bugün özlediklerini yarın özlemeyeceksin
Bugün sevdiklerini yarın sevmeyeceksin
Hergün özel
Hergün güzel
Ama keşke
Büyümeyip böyle kalsan.

Gelip geçen zamanı nasıl engelleriz ki? Iskaladığımız zamanları; bir çocuğun büyümesini, en güzel yıllarının geçip gitmesini... Hergün güzel de olsa elimdeki güzellik şimdi çok önemli; şimdi bilmek gerekli, yarın benim değil ki...

Bir Nehir Olsam

Bir nehir olsam,
Dağların eteklerinden doğsam.
Kimi zaman durgun
Kimi zaman vahşi
Akıversem yaşamın içinden.
Yıkabilsem bazen bentlerimi
Değiştirebilesem yatağımı.
Bir nehir olsam
Akıp giden,
Zaman içinde,
Kendi kendinde,
Kimsesiz,
Issız,
Denize kavuşan,
Kimse bilmese...

13 Haziran 2010 Pazar

Issız Yaşıyorum

O kapıyı açıp çıktığımda
Kulaklarımda sessizliğin ıslığı
Renk yok, ses yok
İki kolum sarkmış yanımda
Herşey çok hızlı belki de ben yavaşım
Ne boşum ne dolu
Kanım akmıyor, dondum
O kapının ardında
Ben mi bıraktım seni
Yoksa kapının önünde sen mi bıraktın beni
Bilemiyorum,
Aklımda kalmak neden yetmiyor şimdi
Sen benim sabitim oldun
Yokluğunun korkusu ile
Issız yaşıyorum şimdi.

28 Mayıs 2010 Cuma

Tülay'a.

Uzun yıllar önceydi, çeyrek asır kadar... 18 yaşında iki üniversite öğrencisiydik... En güvendiğim, en sığındığım, görüntüsünden ve yaşından çok çok büyük laflar eden, en olgun ve aklı başında arkadaşımdı. Her türlü düşüncelerimizi paylaşırdık; korkularımızı, aşklarımızı, sorunlarımızı... Ürkekti, çekingendi çoğun... ben ondan öğrendim o bana öğretti. Yaşamımdaki yeri çok önemliydi...

Birlikte yazılar yazdık, şiirler yazdık, kitaplar okuduk ve tartıştık; birlikte öğrendik..

Aşağıdaki de birlikte yazdıklarımızdan birisi. Anlam arayışlarımızın bir parçası... "İnsanları daha iyi anlaman dileğiyle" notu iliştirerek doğumgünümde hediye ettiği Özcan Köknel'in "İNSANI ANLAMAK" adlı kitabı hakkındaki tartışmamızdan çıkmıştı aşağıdaki dizeler. Yarısı onun yarısı benim....

Pek çoğunuzun sevgili hocası; benim sevgili arkadaşım; yıllar sonra bulup kısa sürede kaybettiğim....


Bir kelime fısıldasam kulağına,
Belki gülüp geçeceksin
Senin için anlamsız diye
Kıracaksın kalbini kahkahanla.
Ya sonra seni sevdiğimi söylersem sana
Bırakıp, terk mi edeceksin beni?

Birgün sen de seversen birini
Sen de fısıldarsan o kelimeyi
Ve sana da gülünüp geçilirse
Anlarsın o zaman beni
Hatırlarsın o aci maziyi
Ve ancak o an anlarsın
O üç hafrlık kelimeyi
Aşk...

27 Şubat 1987 - Cafe Teras - Beyazıt

7 Mayıs 2010 Cuma

Kolay mı Yaşamak?

Kolay mı yaşamak
Salt nefes almak değil elbet
Kaldırıp başını görebilmek
Gökyüzündeki bulutları
En ummadık anında alınca
Kötü haberi.

Kolay mı yaşamak
Yokken yanında
En sevdiklerin
Çok değil öyle
Bir, belki de ikisi
En sevdiklerinden

Kolay mı yaşamak
Yılların birikmiş acıları ile
Yüzleşmeden daha
Bu anın ayırdına varmak
Ve dönüp bu anın bilgeliği ile
Ahlanıp vahlanmak
Geçmişe
Keşkeler içinde

Kolay mı yaşamak
Bulamayınca senin gibi bakanı
Huzara ve sessizliğe
Bilmeyince varlığını
Aramadığının
Aradığını sanmadığının
Ya da aradığını bilmediğinin

Kolaydır yaşamak oysa;
Basit yaşarsan,
Sen ben kavgası yapmazsan
Yolu değil, gideceğin yeri kazırsan kafana
Ve yorulmazsan yolunda amacının
Ve bilirsen düştüğünde güçten,
Yitirdiğinde moralini
Ya da uykusuz kalıp belki
Koruyamayacağında kendini
Var koruyacak birisi seni
Ya da bilirsen çok güçlü bir sığınak olman gereğini yoldaşına
Gücün ne kadar azsa da
Takatin kalmamışsa da
Hele bir de senden güçlüyse
Sana sığınan
Düşün ki sen kendini
Ne denli güçlü kılmalısın
Alabilmek için sana sığınanı

Kolaydır yaşamak
Bulmuşsan yaşam arkadaşını
Yoksa zor nefes almak bile.

22 Nisan 2010 Perşembe

Sokaklarda yitip gitmekten iyidir, buralarda kaybolup bulunmayı beklemek arayan tarafından.
Şöyle de denebilirdi aslında: "Arayan bilir nerede bulacağını, aradığının ne olduğunu biliyorsa eğer; kendinden başka."

31 Mart 2010 Çarşamba

Yolda Olmak

Yoldayım hala, ilk çıktığım günkü gibi yola. Sadece biraz daha yorgunum, biraz daha bitkin ve sanki biraz daha yalnız. Benimle çıkanlar yola, ya da bana yolda katılanlar, çoktan yoruldular, çoktan sıkıldılar, çoktan varmak istedikleri amaçları somutladılar.
Anlamadı hiçbiri, asıl olanın yolda olmanın güzelliği olduğunu. Yetmedi yolda olmak; amaçsız olmak sandılar onu. Sorumsuzluk sandılar; başıboş bir özgürlük sandılar... Korktular.
Cesaretle çıktıkları yolda korkuları yendi onları; sarılabilecekleri herşeye sarıldılar. Tutunabilecekleri herşeye tutundular. Tüketebilecekleri herşeyi tükettiler...
Yaşam, yolda olmak demektir. Yol uzun soluklu bir nefestir. Nefes, kalbin ritmidir, iki kalp atışı arasındaki "can"ın kendidir.
Yollar çatallanır, yollar uzar, bitmezler. Ölmek için yaşamayacağımız gibi yolun sonunu görmek için de heves etmeyiz...

Gözlerimin En Derinindeki Karanlık

Bu gece
Gece
Kapkaranlık tepedeki ayışığna rağmen
İçim gibi,
Ruhum gibi,
Gözbebeklerimin en derini gibi...

Gecenin tüm karanlığını
Yuttu
Gözlerimin en derini.
Zaman kalmadı,
Mekan kalmadı,
Karanlığın sonu çıkmadı;
Aydınlığa...

Gecenin karanlığı
Son bulacak mutlak,
Günün aydınlığında.
Gün, gecenin kucağına doğacak,
Gece, günün ışığıyla beslenecek.

Gözlerimin en derinindeki karanlık,
Sürüp gidecek;
İyi bakışları
Kötü bakışları
Bakmayışları
Yutarak.

Seni yuttuğu gibi...

23 Mart 2010 Salı

Huzur - Yaşam - Ölüm

Hayat bazen zor
Yollar hep iniş değil;
Yokuşlar zor.

Yalnızlık istediğin olmayabilir;
Aradığında bulamadıklarını yanında.

Yoksunluk, yoksulluk değil.
Bulamadıkların da yoksulluğun değil..
Bulanlar bulduklarıyla zengin değil...
Zenginlik huzur değil.

Ne tek gerçek var
Ne gerçekliğin kendisi bir yanılsama.

Arasan da bulamayabilirsin,
Bulsan da anlamayabilirsin,
Anladığını düşündüğün anda yitirmiş olabilirsin,
Yitirmiş olduğunun farkında olmayabilirsin.

Bilinemezlikler ve belirsizlikler;
Huzursuzluklarımızın kaynakları...
Yaşamın ta kendisi...
Onun bittiği yer;
Huzur.
Ölümün ta kendisi...

13 Aralık 2009 Pazar

Anlarda Gizli Son ve Sonsuzluk

Son damla yağmur
Düştü camıma
Az önce
Bir sonrakinden hemen önce.
Yaşamlarımızdaki dakikalar gibi,
Anın içindeyken
Son oluyor
Anın dışında
Bir önceki
Uç uca ekleniyor
Yaşamdaki anlar
Ya da o anların ta kendisi yaşamlar

21 Kasım 2009 Cumartesi

Saklambaç

Biter mi bu saklambaç oyunu;
Kendi kendimizle oynadığımız...
Uzaklarda daha mı iyi saklanıyoruz,
Kendi şehrimizden uzakta,
Bilmedik sokaklarda,
Bilmedik sözcüklerin kalabalığında...

Kaybolmak mı
Bilmedik sokaklarında
O şehrin?
Ya da saklanmak mı bunun adı;
Kimden ve neden olduğunu bilmeksizin...

Oysa saklandığın sensen,
Ta kendinsen?
Nerelere gideceksin ki?
Nasıl saklanacaksın ki?

Belki doğrusu,
Kaçtığın ve saklanan senin değil de
Seni kaçırtan, korkutan, kendisinden saklandığın senin
Üzerine gitmektir;
Onu kapı dışari etmektir;
Aklından, dilinden ve gönlünden...
Yoksa bitmez bu saklambaç.

Ve anlarsın bir gün
Oyun olmadığını onun....