Pierre Teilhard de Chardin (1881 – 1955)
• Jeolog
• Paleontoolog
• Filozof
• Papaz
Chardin’in düşüncelerinin ve hatta bilimsel çalışmalarının çerçevesini Onun Cizvit kökeni önemli ölçüde belirlemiştir. O nedenle önce bu kavramı biraz daha açmak istiyorum.
Cizvit kelimesi aslen Jesuit adından Türkçeleşmiştir. Jesuit Roma Katolik Kilisesine bağlı bir tarikattır. Kurucusu Bask’lı Aziz Ignatius Loyala’dır. Bugün 112 ülkede yaklaşık 20,000 cizvit rahibi bulunmaktadır. Misyonerliğin yanı sıra özelikle lise ve üniversite düzeyinde eğitim ile ilgilenmektedirler. Yanı sıra da insan hakları ve sosyal adalet kavramları da ilgi alanlarındadır.
Özellikle Filipinler ve Hindistan’da yoğun faaliyetleri vardır. Sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde 50’nin üzerinde kolej ve Üniversiteleri bulunmaktadır. Temel öğretileri insanın yaşamı boyunca örnek alacağı kişinin İsa olması, eğitimde mükemmelliğin, yaşam boyu entelektüel ve tinsel gelişimin elde edilmeye çalışması şeklinde özetlenebilir.
Chardin’in en büyük özgünlüğü ve başarısı, evrim olgusu ile Hristiyanlık dinini bağdaştırmaya çalışması olmuştur.
İnsanın tinsel bir birliğe doğru giden zihinsel ve toplumsal bir evrim sürecinde olduğunu ileri sürmüştür.
Bu düşüncelerinden dolayı uzun bir araştırma gezi çalışması sonrası döndüğü Paris’te kitaplarını yayınlamak istediğinde Katolik kilisesi ve Cizvit tarikatı onay vermediği için yayınlayamamıştır. Kitapları ancak 1965 yılından itibaren serbestçe konuşulur ve kabul edilir hale gelmiştir.
Chardin’e göre evren sürekli bir evrim ile oluşuyor. (Big bang, İzafiyet teorisi ve kuantum teorileri ile bu bilgiler daha sonra doğrulanmıştır)
Evrenin bir başlangıcı yoktur.
Evrim merdiven gibi basamak basamak oluşuyor ve artık geriye dönme olanağı da yoktur. Bu merdiven tek yönlüdür ve sürekli olarak ileriye doğru gider. İleriye doğru gidiş gitgide karmaşıklaşır. Kuark – proton – atom – molekül.
Bu kapsamda insanın oluşumu da ilahi bir şekilde değil, maddenin geçirdiği evreler sonucu gerçekleşmiştir.
Evrenin evrimi tamamlanmamış bir süreçtir; bugün bile devam etmektedir. Nasıl biteceği ya da bitip bitmeyeceği bilinmemektedir. Ancak bir mükemmele doğru bir gidiş vardır.
Chardin’e göre evrimin ana aşamaları şöyle sıralanır:
• Kosmogenesis – maddi, canlılık ve aklın olmadığı evrenin oluşumu.
• Noogenesis – insan aklının doğduğu evren
• Humanizasyon – insanlaşma
• Ultra Humanizasyon – üst insanlaşma
Savunduğu ana fikirlere bakacak olursak:
1. İnsan ve doğanın bütünleşmesini savundu.
2. Biyosfer (aklın doğmadığı bölge) ile noosfer’in üneter bir olgu olduğunu ve bu olgunun insan aklı ile doğayı bir bütün olarak gören yeni bir fenomenoloji olduğunu söyledi. Biyosfer’de varolan düşünce kırıntıları evrimleşerek akla dönüşürler ve böylece noosfer’i oluştururlar. Bu yaklaşıma göre en ufak canlı birimlerinde bile akıl vardır, aklın tohumları vardır.
3. Maddenin giderek daha karmaşık bir düzene doğru ilerlemesinin en ucunda bilinç var. (ilk söyleyen Descartes).
4. Ortak düşünce ve sosyalleşme sayesinde insan düşüncesini aşan, insanüstü bir akıl doğacaktır.
5. Kozmos – doğal olarak canlanmak - insanlaşmak – insanüstü olmak ve tinin maddi kalıbından kurtulma eğiliminde olması. İnsan kozmogenesis’in (bütünsel evrimin) ana noktasıdır. Bu düşüncesi ile hritstiyan dini ile evrimi bağdaştırmıştır. İnsan evrenin bilinçsiz bir şekilde evrimleşmesine müdahil olacak ve küresel evrime yardım edecektir. İnsan bu sürecin rotasını çizecek ve kaptanı olacaktır. Bu çerçevede, evrim sürecinin basamaklarının bir hedefe doğru ilerlediğini ve rastlantısal olmadığını, evrimin bir anlamı olduğunu, bu anlamı insanın verdiğini ileri sürmüştür.
6. Evrim sürecinde ilerlenen son nokta OMEGA noktasıdır. Bu nokta bütün evrenin evrimleşmesinin son noktasıdır. Başlangıç noktası ise ALFA’dır. İki nokta arasındaki çizgi bir doğru değildir; başlangıçta evrim son derece yavaştır, sonradan hızlanır, belli bir aşamada OMEGA noktasına ulaşacak mıdır bilinmez, ama sürekli oraya doğru bir gidiş vardır.
Bir Cizvit papazı olduğu ve Hıristiyan dogmaları içinde yetiştiği için evrenin son noktasının (OMEGA) Tanrı – İsa olacağını ileri sürüyor. Oysa evrenin bir son noktasının olup olmadığını bilmek mümkün değildir. Enerji sonsuz olduğuna göre her OMEGA noktası yeni bir ALFA noktası olabilir.
OMEGA noktası aradığımız hakikat noktasıdır. Aksi halde evrenin ve varlığımızın hiçbir anlamı kalmaz.
Noosfer sadece evrenin merkezi değil, aynı zamanda evrimi yönlendiren ve sürdüren merkezin de merkezidir. Chardin’e göre İsa evrimin motorudur. İsa dirildikten sonra kâinatın evrimini üstlenir. Burada Chardin, İsa’yı tanrı ile özdeşleştiriyor. Ama İsa hala bir insandır, bir ilah değildir.
Dinlerdeki gibi bir başlangıç ve son senaryosunu kabul etmez ve bunu bilemeyeceğimizi söyler. Kozmosun hayal edemeyeceğimiz bir cevherden bir kumaştan oluştuğunu söyler; buna “Dünyanın Kumaşı” der. Bu kumaş dinamiktir ve devamlı olarak hareket halindedir.
Evrim süreklidir. Bu sürekliliğin hızı sabit değildir, hızlı ya da yavaş sürer ama asla durmaz, geriye gitmez.
Evrimin iki önemli sıçrama basamağı vardır.
• Yaşam basamağı: canlılığın başlaması.
• Derin düşünce basamağı: insan aklının, kendi kendinin bilincinde olan varlığın ortaya çıkma aşaması.
Her bir alt basamakta her öğenin daha ilkel bir formu vardır.
Dünyanın kumaşında evrenin bütün özelliklerinin bir tohumu vardır. Bu tohum bir ön yaşam bilgisini içinde taşır. Tohumdaki bu bilgi uygun koşulları bulduğunda mutlaka kendini oluşturacaktır. İlk yaşam, ilkel bir tinsellik içerir ve dünyanın etrafını ilkel bir tinsellik sarar ve son evrede insan oluşur ve bilince dönüşür. Buna Noosfer denir.
Burada bulacaklarınız 1987 yılından bugüne yazdıklarımdan derlendi... Daha belki yüzlercesi de buraya girmek üzere sırada. Umarım az bile olsa kendinizden bir parça birşeyler bulabilir ve kendi yaşamlarınızı da sorgulayabilirsiniz. Amacım, yaşamları sorgulamak, ama değerleri yıkıp bırakmak değil. Onları yeniden kurabilecek, yeniden yorumlayabilecek yetkinliğe, huzura, isteğe, güce ve akla sahip olabilecek olgunluğa gelmek. Herkesin yaşamının bir amacı olmalı; herkes bunu kendi bulmalı.
3 Aralık 2008 Çarşamba
2 Aralık 2008 Salı
ATEŞ,TOPRAK, HAVA, SU
Çevremizde gördüğümüz, dokunduğumuz herşey maddi olan dünyamızı oluşturur. Madde, çeşitli biçimler altında insan zihninden bağımsız olarak vardır; ezelidir ve ebedidir. İnsanın bedeni ile zihni de bu maddi dünyanın bir parçasıdır; sadece farklılaşmış, farklı biçime bürünmüş, can kazanmış, akıl kazanmış, üretmiş, kendi dışındaki doğa ile mücadele etmiş, kültür oluşturmuş, düşünmüş ve düşünceler ortaya koymuş, araştırmış ve kendi düşünmesi üzerine de düşünmüştür. Tüm bunlar insanı evrendeki diğer maddelerden, varlıklardan, canlılardan ayıran temel farklılıklar olmuştur.
İnsanoğlu, doğayı ve varolanın köklerini araştırmaya başladığından beri etrafında gördüklerinin bir ilk maddesini, ilk yaratıcısını, ilk nedenini arayıp durmuştur. Bu arayışlar onu din olgusuna, felsefeye, bilime, kısacası düşünmeye ve düşünceler üretmeye götürmüştür.
İşte bu arayışların belki de ilk bilimsel yapı taşları ilk elementler anlayışı ile atılmıştır. Eski çağlardaki çeşitli kültürlerin hemen hepsinde ilk ve ana elementler aranmıştır. İnsanlar çevrelerindeki farklı maddelere bakarak bunların arkasında olan ve bunları meydana getiren ilkenin peşine düşmüşlerdir. Çeşitli kültürlere bakarak kısa bir özet yapalım.
Eski Yunan düşüncesine göre dört element Hava, Ateş, Toprak ve Su’dur.
• Hava, nemli ve sıcaktır.
• Ateş, sıcak ve kurudur.
• Toprak, kuru ve soğuktur.
• Su, soğuk ve nemlidir.
Çeşitli düşünürlerce dört element için farklı ilave bazı özellikler belirtilmiş, bazen de ek bazı elementler söz konusu olmuştur.
Yunan düşüncesinin erken dönemlerinde ağırlıklı olan doğa ve evren üzerine olan düşüncelerde evrenin ana maddeleri ve bunların hareketleri sorgulanmıştır. Bu dönemin en önemli düşünürleri Demokritos, Anaxagoras ve Empodekles atomcu düşünürler olarak bilinirler. Bunlara göre evren maddenin en küçük parçaları olan atomların boşluk içinde hareketlerinden meydana gelmiştir.
Çin kültüründe ise dört elemente metal ve tahta eklenmiş, ancak hava dışarıda kalmıştır. Hava’nın yerine ise aslında bir element olmayan qi (ch’i ya da ki) yer almıştır. Qi bir tür güç ya da enerjidir. Çin felsefesinde evren gök ve yer’den oluşmaktadır. Gök qi’den yapılmıştır; yer ise beş elementten. Beş element ise beş gezegeni sembolize eder.
Qi ise, her canlının içinde onun bir parçası olarak varolan bir yaşam gücü ya da ruhsal enerjidir. Aslında bir tür enerji akımıdır, yani hava ya da soluktur. Kelimenin kökenine baktığımızda ise pirincin pişerken çıkarttığı buhar anlamına ya da soğuk havada ağızdan çıktığı görülen soluk anlamındaki üst üste üç adet dalga şeklindeki çizgiden oluşan işaretten türemiştir.
• Tahta: Jupiter.
• Ateş: Mars.
• Toprak: Saturn.
• Metal: Venüs.
• Su: Merkür.
Hindu inancında beş element vardır. Bunlar Toprak, Su, Ateş, Hava ve Ether’dir. Tanrı tüm diğer elementleri Ether’den yaratmıştır.
Budizm’de de dört element vardır. Erken dönemlerinde dört element acı çekmenin ya da acı çekmekten kurtulmanın kavrayışının temeli olarak yorumlanmıştır. Bu yorumlama felsefi olmaktan çok gerçek duyumların gözlemlerine temel olmak anlamındadır. Bu anlamda elementler aslında birtakım özellikleri ifade etmektedir:
• Su: Yapışıklık, Uyum içinde olma
• Toprak: Katılık
• Hava: Genleşme veya titreşim
• Ateş: Sıcaklık
Nihai olarak zihin ve maddenin her ikisi de dört elementin asıl olduğu toplam sekiz özellikten oluşmuştur. İkincil olan dört özellik renk, koku, tat ve besin’dir ve asıl dört özellikten türemiştir. Tüm bunların birleşimi kalapa’ları oluşturur. Kalapa’lar atomlardan çok daha küçük olan ve varoldukları anda sönüp giden maddi varlıklardır. Kalapa’lar fiziksel düzeydeki en küçük anlık parçacıklardır ki bu halleri ile bugünkü bilimin sınırlarının ötesindedirler. Bu anlamıyla örneğin bu sekiz temel özelliğin anlık bir araya gelerek birleşmeleri sadece o anı ya da örneğin sadece o andaki bir insanı meydana getirir. Kalapa’nın ömrü sadece bir “an”dır ve bir göz kırpma süresi içinde trilyonlarca kalapa oluşur ve yok olur. Bu ise sürekli bir oluş, sürekli bir akış demektir.
İnsanoğlu, doğayı ve varolanın köklerini araştırmaya başladığından beri etrafında gördüklerinin bir ilk maddesini, ilk yaratıcısını, ilk nedenini arayıp durmuştur. Bu arayışlar onu din olgusuna, felsefeye, bilime, kısacası düşünmeye ve düşünceler üretmeye götürmüştür.
İşte bu arayışların belki de ilk bilimsel yapı taşları ilk elementler anlayışı ile atılmıştır. Eski çağlardaki çeşitli kültürlerin hemen hepsinde ilk ve ana elementler aranmıştır. İnsanlar çevrelerindeki farklı maddelere bakarak bunların arkasında olan ve bunları meydana getiren ilkenin peşine düşmüşlerdir. Çeşitli kültürlere bakarak kısa bir özet yapalım.
Eski Yunan düşüncesine göre dört element Hava, Ateş, Toprak ve Su’dur.
• Hava, nemli ve sıcaktır.
• Ateş, sıcak ve kurudur.
• Toprak, kuru ve soğuktur.
• Su, soğuk ve nemlidir.
Çeşitli düşünürlerce dört element için farklı ilave bazı özellikler belirtilmiş, bazen de ek bazı elementler söz konusu olmuştur.
Yunan düşüncesinin erken dönemlerinde ağırlıklı olan doğa ve evren üzerine olan düşüncelerde evrenin ana maddeleri ve bunların hareketleri sorgulanmıştır. Bu dönemin en önemli düşünürleri Demokritos, Anaxagoras ve Empodekles atomcu düşünürler olarak bilinirler. Bunlara göre evren maddenin en küçük parçaları olan atomların boşluk içinde hareketlerinden meydana gelmiştir.
Çin kültüründe ise dört elemente metal ve tahta eklenmiş, ancak hava dışarıda kalmıştır. Hava’nın yerine ise aslında bir element olmayan qi (ch’i ya da ki) yer almıştır. Qi bir tür güç ya da enerjidir. Çin felsefesinde evren gök ve yer’den oluşmaktadır. Gök qi’den yapılmıştır; yer ise beş elementten. Beş element ise beş gezegeni sembolize eder.
Qi ise, her canlının içinde onun bir parçası olarak varolan bir yaşam gücü ya da ruhsal enerjidir. Aslında bir tür enerji akımıdır, yani hava ya da soluktur. Kelimenin kökenine baktığımızda ise pirincin pişerken çıkarttığı buhar anlamına ya da soğuk havada ağızdan çıktığı görülen soluk anlamındaki üst üste üç adet dalga şeklindeki çizgiden oluşan işaretten türemiştir.
• Tahta: Jupiter.
• Ateş: Mars.
• Toprak: Saturn.
• Metal: Venüs.
• Su: Merkür.
Hindu inancında beş element vardır. Bunlar Toprak, Su, Ateş, Hava ve Ether’dir. Tanrı tüm diğer elementleri Ether’den yaratmıştır.
Budizm’de de dört element vardır. Erken dönemlerinde dört element acı çekmenin ya da acı çekmekten kurtulmanın kavrayışının temeli olarak yorumlanmıştır. Bu yorumlama felsefi olmaktan çok gerçek duyumların gözlemlerine temel olmak anlamındadır. Bu anlamda elementler aslında birtakım özellikleri ifade etmektedir:
• Su: Yapışıklık, Uyum içinde olma
• Toprak: Katılık
• Hava: Genleşme veya titreşim
• Ateş: Sıcaklık
Nihai olarak zihin ve maddenin her ikisi de dört elementin asıl olduğu toplam sekiz özellikten oluşmuştur. İkincil olan dört özellik renk, koku, tat ve besin’dir ve asıl dört özellikten türemiştir. Tüm bunların birleşimi kalapa’ları oluşturur. Kalapa’lar atomlardan çok daha küçük olan ve varoldukları anda sönüp giden maddi varlıklardır. Kalapa’lar fiziksel düzeydeki en küçük anlık parçacıklardır ki bu halleri ile bugünkü bilimin sınırlarının ötesindedirler. Bu anlamıyla örneğin bu sekiz temel özelliğin anlık bir araya gelerek birleşmeleri sadece o anı ya da örneğin sadece o andaki bir insanı meydana getirir. Kalapa’nın ömrü sadece bir “an”dır ve bir göz kırpma süresi içinde trilyonlarca kalapa oluşur ve yok olur. Bu ise sürekli bir oluş, sürekli bir akış demektir.
SEMBOLLER VE SEMBOLİZM
Kelimenin Sözlük Anlamı
Sembol kavramının Türkçe Sözlük’teki anlamına bakacak olursak:
Sembol: Duyularla ifade edilemeyen bir şeyi belirten somut nesne veya işaret, remiz, rumuz, simge.
Sembolizm: Olayları yorumlamaya ve inançları anlatmaya yarayan semboller sistemi, simgecilik.
Simge kelimesinin etimolojisine baktığımızda Yunanca “atmak” ve “tanıtmak” anlamını dile getiren “bal” kökünden türetilmiştir. Eski Yunanlılar “tanıtıcı im” anlamında “sumbolon” deyimini kullanırlardı. Dilimizde ise “işaret” anlamına gelen “sim” sözcüğünden türetilmiştir.
Metafizik anlamda bakacak olursak sembol, kısaca görünmeyeni dile getiren olarak tanımlanabilir. Bu anlam inançsal bir anlamdır. İlkel toplumlardan bugüne kadar gelen inançlar toplamıdır.
Dinler ve dinsel gizemcilik, tümüyle simgeciliktir. Başta tanrı kavramı olmak üzere dinlerin tüm kavramları simgeseldir. Sayıcılık, harfçilik, noktacılık gibi gizemsel öğretiler sayıları, harfleri, noktaları birer simge olarak kullanırlar ve bu simgelere bir takım dinsel-gizemsel anlamlar yakıştırırlar. İçrekçilik, Bâtınilik gibi mistik öğretiler sözcüklerin açık anlamlarını birer sembol sayarlar ve gerçek anlamların bu sembollerin ardında gizli bulunduğunu ileri sürerler.
Konumuza biraz da bilgi kuramı açısından bakmanın yardımcı olacağını düşünüyorum.
İnsan doğadan farklılaşıp bilinç sahibi bir varlık olarak kendisini ve çevresini algılamaya başladığı andan itibaren semboller ile kavramaya başlamıştır. Öncelikle vurgulamak gerekir ki, insan da içinden çıktığı doğanın bir parçasıdır. Evrenin gelişim ve evrimleşme süreci içinde geçirdiği çeşitli aşamalar ve kimine göre ereksel kimine göre ise rastlantısal olarak bugünkü biyolojik ve psişik durumuna ulaşmıştır. Milyonlarca yıl süren bugünkü duruma gelişim süreci genetik olarak gerek biyolojik gerekse psişik pek çok öğeyi de bir nesilden bir nesile aktardı. Coğrafi, sosyolojik ve biyolojik nedenlerin, anlaşılması belki de mümkün olmayacak karmaşık ilişkileri ve etkileşimleri sonucunda elde edilen tüm bilgi ve yaşam deneyimleri başlangıçta genetik olarak, sonrasında ise dilsel ve yazılı olarak nesilden nesile aktarıldı.
Nesiller arası iletişimin milyonlarca yıl öncesindeki olanaklılığı ile sembollerle aktarımın yapılabilmesi, ardından semboller dizgesi olan dilin daha kıvrak bir şekilde kullanılacak şekilde gelişmesi, ardından da sözlerin ve sembollerin kalıcı ifadesi olan yazının ortaya çıkışı ağırlıklı olarak yatay olan iletişimi artık dikey olarak da yapılabilir hale getirmiş oldu.
Böylece, gelenek ve göreneklerin dışında, çevresel etkenler, tehlikeler, barınma ve beslenme olanakları, bir neslin yaşadıkları deneyimler gibi temel bilgiler ve sonrasında ise günlük önemli olaylar, iletilmek istenen mesajlar, gelecek nesle kalması istenen söylevler, bilim ve edebiyat gibi geniş bir yelpazedeki doğanın içinden gelen ama bir şekilde doğadan farklılaşabilmiş ve doğanın üzerinde olmak anlamında dışında bir varlık düzeyi oluşturabilmiş olan insanın gelişimine olanak verecek şekilde iletilmiş oldular.
Semboller ve sembolizm bu süreç içinde çok önemli bir yerde konumlanmaktadır. Aslında basit anlamıyla bakıldığında sembollerin ortaya çıkışı ile kültürün ortaya çıkışı eş zamanlıdır denebilir. Kültür, insanın doğadan farklılaşabildiği ilk anda ortaya çıkan yapıp etmeleridir aslında. Bunun için ise bir şekilde algı ve algının yansımasının anlaşılabilmesi gerekir.
Konuya felsefe açısında bakıldığında genel olarak var-olan kavramına var-olan – düşünme – dil üçgeninden bakmanın doğru olabileceğini düşünüyorum. Eğer çok genel olan ve çeşitli düzeylerde yer alan ama birbirlerinden aynı zamanda öznitelikleri bakımından çok farklı olan var-olan biçimlerini anlamak istiyorsak bu üçlü bakış bize yol gösterecektir.
Üçgenin bir köşesi olan “Varlık” kavramını konumuz çerçevesinde “var-olan” maddi dış dünya olarak düşünmemiz gerekli. Böyle baktığımızda var-olan’ın insandan, insan zihninden tamamen bağımsız olduğunu görürüz. Bir başka deyişle bilgi kuramlarındaki süje – obje ilişkisi açısından bakıldığında var-olan, yani obje süjeden yani insandan tamamen bağımsızdır, üstelik süjenin kendisini bilme çabasına karşı da tamamen kayıtsızdır. Bu açıdan bakıldığında süje, objeyi bilebilmek adına sürekli olarak obje ile arasında yeni bağlar kurmak, objeye farklı bakış ve algılama açılarından bakmak, yeni yöntemler geliştirerek her seferinde farklı algılanımlar elde etme çabasındadır. Bu çabaların sonucunda süje bilgiyi elde eder. Dolayısı ile süje ile obje arasındaki ilişki, ya da süjenin objeyi bilme çabaları bilgiyi oluşturmaktadır. Bilgi sadece süjede oluşur, objenin tek niteliği ise var-olmaktır. Bir başka deyişle Aristoteles’in sorduğu “Var-olan Nedir?” sorusunun yanıtı olan “Vardır” kelimesi var-olan tek gerçek özniteliğidir. Diğerlerinin hepsi kendisine süjenin yüklediği niteliklerdir ki süje bunları yüklerken tek amacı objeyi bilmektir, bir başka deyişle bir diğer varlık düzeyine çıkarmaktır. Konunun bilgi bilimsel yanına daha fazla girmeden daha temel noktada yer alan üçgen kavramımıza dönersek sanırım yolumuza daha fazla kavram karmaşası yaratmadan devam edebilmiş oluruz.
Gerçeklik, ontolojik anlamdaki gerçeklik, bir diğer deyişle Aristoteles'in "Var-olan nedir?" diye sorup "Vardır" şeklinde yanıtladığı gerçeklik bizden uzaktır; bizim onu dolaysız kavramamız mümkün değildir. Gerçekliği kavrayışımızda bize aracı olan şey insana özgü olan düşünme boyutudur. Birtakım sinirsel uyarımlar sonucu bizde oluşan algının belleğimizi oluşturmasıyla ve zihnimizin kendi yapısından kaynaklanan bazı süreçlerle gerçeklikteki nesnenin bir yansısı olarak kabul ettiğimiz bir başka gerçeklik boyutu oluştururuz.
Dış dünyayı deneyimleyerek oluşturduğumuz bu diğer gerçeklik boyutunun ontolojik anlamdaki gerçeklik ile özdeş olduğuna 'genellikle' inanılır. Bir bakıma bu son derece doğaldır çünkü az önce de belirtildiği gibi gerçekliği biz ancak deneyimleriz; deneyimlerimiz sonucu onun hakkında bir kanıya ulaşırız.
Deneyimleyerek ulaştığımız sonuçların daha sonraki deneyimlerimizle de uyuşması nedeniyle gerçekliğin doğrudan bir kavrayışına sahip olduğumuza inanırız. Anlıksal varlığın, düşünme bağlamındaki varlığın dile dökülmesi ile bu kez de bir başka anlamda varlık ortaya çıkar. Dil burada iletişimin ve daha temel olarak da deneyimlerin paylaşımının zorunlu bir koşulu olarak kendini gösterir. Var-olan’ı algılayarak oluşturduğumuz zihinsel varlığı dile getirme ihtiyacımız vardır. Böylece var-olan’ın sembolü zihnimizde oluşur. Dile getirilen varlık ise artık zihnimizde oluşan zihinsel varlıktan tamamen farklıdır, çünkü bu kez dile getirileni algılayan insan ya da insanlar söz konusudur. Doğal olarak her bir bireyin de benzer deneyimler sonucu elde ettiği aynı var-olan’ın algısı kendi zihinlerinde bulunmaktadır. Dile getirme ise bireylerin zihinlerinde oluşan var-olan’ın yansımasının uzlaşmacı ifade edilişidir. Bir başka deyişle dil, bir uzlaşmanın aracı ve sonudur. Böylece ortak dili, daha doğrusu o dilin kültürünü paylaşan insanlar topluluğu var-olan’ın zihinlerindeki yansımaları üzerinde uzlaşmış olurlar. Bir kez bu uzlaşı sağlandığında ise artık geri dönüp aynı dile getirmeden birbirlerinin anladıklarının farklı olup olmadıklarını sorgulamazlar bile. Bu nokta artık bir zemin noktası haline gelmiştir.
....
Konuyu daha fazla dağıtmamak amacı ile dil ve kültürün yayılması, gelişmesi, uzmanlık alanlarının oluşması, tüm bunlara ilişkin yazılı ve yazılı olmayan kural ve geleneklerin oluşması ve bunların örgün ya da yaygın eğitimle nasıl aktarıldığı konularına girmeyeceğim. Bu nedenle sembollerin işte bu temel uzlaşma zeminin, altyapısının üzerine kurulan ve içi birikimsel olarak bireyden bireye, nesilden nesile ve toplumdan topluma büyüyen, artan ve güçlenen birer imgeler, soyutu işaret eden somut şekiller, maddeler olduğunu vurgulamakla yetineceğim ve dünyadaki pek çok farklı kültürde ve geçmiş uygarlıklarda da mevcut olan bir örneği aktarmakla yetineceğim: Merkez Simgeciliği.
Mircea Eliade’den alıntılarsak: “Dünyanın merkezinde yer alan bir Dağ, bir Ağaç veya bir Temel direği simgesi çok yaygındır. Hint geleneğindeki Meru tepesini, İranlılar’ın Harabereziti’lerini… Mezepotamya geleneğindeki Ülkeler Tepesi’ni… Anımsayacak olursak bunların hepsinin dünyanın merkezini simgelediğini, ülkenin, kentin, tapınağın veya krallık sarayının “Dünyanın Merkezi”nde, kozmik dağın zirvesinde yer alıyor olmalarından ötürü buraları dünyanın en yüksek yeri sayılıyordu, yani tufan sırasında sel baskınına uğramayan yegâne yer.”
İnsanın yaradılışı da Dünya’nın Merkezi’nde meydana gelmiştir. Merkez simgeciliğinin en yaygın çeşidi evrenin merkezinde olduğu düşünülen Kozmik ağaç’tır. İlkel toplumlara kadar giden mitolojilere göre bu ağacın kökleri cehennemde, dalları ise göktedir. Orta ve Kuzey Asya mitolojisinde bu ağacın 7 veya 9 dalı, 7 veya 9 gök katını simgelemektedir. Kozmik Ağaç aynı zamanda Eliade’nin Merkez Ayinleri dediği ayinlerde çok önemli simgesel bir görev de yapar. Bu tip ayinlerde kurban direklerinin köklerinin dünyanın merkezine kadar indikleri kabul edilmektedir. Örneğin Eski Hint’te kurban direği Evrensel ağaç ile özdeşleştirilen bir ağaçtan yapılmıştır. Bu ağacın tahtasından kurban direği yapılmakta ve bu da bir cins kozmik temel direk haline gelmektedir.
“Kurban törenini yöneten kişi bir merdiven koyarak karısına şöyle seslenmektedir: “Gel göğe çıkalım”. Kadın da şöyle cevap vermektedir: “Çıkalım”. Ve merdivende tırmanmaya başlamaktadırlar. Zirveye varıp, direğin tepesine değince, kurban yöneticisi şöyle bağırmaktadır: “Göğe ulaştık”. Veya direğin merdivenlerini tırmanıp kollarını açmakta ve tepeye ulaşınca şöyle haykırmaktadır: “Göğe tanrılara ulaştım: ölümsüz oldum”. “
Gördüğümüz gibi basit bir ağaç ya da kurban direği, arkasındaki sırları bilenler için son derece derinlikli ve somut ve soyut gerçeklik hakkında son derece derin felsefeler içeren bir semboldür aslında. Ve bu sembolü görüntünün ya da dilin arkasında yatan büyük ezoterik birikimi bilenler anlayabilir ancak.
Sembol kavramının Türkçe Sözlük’teki anlamına bakacak olursak:
Sembol: Duyularla ifade edilemeyen bir şeyi belirten somut nesne veya işaret, remiz, rumuz, simge.
Sembolizm: Olayları yorumlamaya ve inançları anlatmaya yarayan semboller sistemi, simgecilik.
Simge kelimesinin etimolojisine baktığımızda Yunanca “atmak” ve “tanıtmak” anlamını dile getiren “bal” kökünden türetilmiştir. Eski Yunanlılar “tanıtıcı im” anlamında “sumbolon” deyimini kullanırlardı. Dilimizde ise “işaret” anlamına gelen “sim” sözcüğünden türetilmiştir.
Metafizik anlamda bakacak olursak sembol, kısaca görünmeyeni dile getiren olarak tanımlanabilir. Bu anlam inançsal bir anlamdır. İlkel toplumlardan bugüne kadar gelen inançlar toplamıdır.
Dinler ve dinsel gizemcilik, tümüyle simgeciliktir. Başta tanrı kavramı olmak üzere dinlerin tüm kavramları simgeseldir. Sayıcılık, harfçilik, noktacılık gibi gizemsel öğretiler sayıları, harfleri, noktaları birer simge olarak kullanırlar ve bu simgelere bir takım dinsel-gizemsel anlamlar yakıştırırlar. İçrekçilik, Bâtınilik gibi mistik öğretiler sözcüklerin açık anlamlarını birer sembol sayarlar ve gerçek anlamların bu sembollerin ardında gizli bulunduğunu ileri sürerler.
Konumuza biraz da bilgi kuramı açısından bakmanın yardımcı olacağını düşünüyorum.
İnsan doğadan farklılaşıp bilinç sahibi bir varlık olarak kendisini ve çevresini algılamaya başladığı andan itibaren semboller ile kavramaya başlamıştır. Öncelikle vurgulamak gerekir ki, insan da içinden çıktığı doğanın bir parçasıdır. Evrenin gelişim ve evrimleşme süreci içinde geçirdiği çeşitli aşamalar ve kimine göre ereksel kimine göre ise rastlantısal olarak bugünkü biyolojik ve psişik durumuna ulaşmıştır. Milyonlarca yıl süren bugünkü duruma gelişim süreci genetik olarak gerek biyolojik gerekse psişik pek çok öğeyi de bir nesilden bir nesile aktardı. Coğrafi, sosyolojik ve biyolojik nedenlerin, anlaşılması belki de mümkün olmayacak karmaşık ilişkileri ve etkileşimleri sonucunda elde edilen tüm bilgi ve yaşam deneyimleri başlangıçta genetik olarak, sonrasında ise dilsel ve yazılı olarak nesilden nesile aktarıldı.
Nesiller arası iletişimin milyonlarca yıl öncesindeki olanaklılığı ile sembollerle aktarımın yapılabilmesi, ardından semboller dizgesi olan dilin daha kıvrak bir şekilde kullanılacak şekilde gelişmesi, ardından da sözlerin ve sembollerin kalıcı ifadesi olan yazının ortaya çıkışı ağırlıklı olarak yatay olan iletişimi artık dikey olarak da yapılabilir hale getirmiş oldu.
Böylece, gelenek ve göreneklerin dışında, çevresel etkenler, tehlikeler, barınma ve beslenme olanakları, bir neslin yaşadıkları deneyimler gibi temel bilgiler ve sonrasında ise günlük önemli olaylar, iletilmek istenen mesajlar, gelecek nesle kalması istenen söylevler, bilim ve edebiyat gibi geniş bir yelpazedeki doğanın içinden gelen ama bir şekilde doğadan farklılaşabilmiş ve doğanın üzerinde olmak anlamında dışında bir varlık düzeyi oluşturabilmiş olan insanın gelişimine olanak verecek şekilde iletilmiş oldular.
Semboller ve sembolizm bu süreç içinde çok önemli bir yerde konumlanmaktadır. Aslında basit anlamıyla bakıldığında sembollerin ortaya çıkışı ile kültürün ortaya çıkışı eş zamanlıdır denebilir. Kültür, insanın doğadan farklılaşabildiği ilk anda ortaya çıkan yapıp etmeleridir aslında. Bunun için ise bir şekilde algı ve algının yansımasının anlaşılabilmesi gerekir.
Konuya felsefe açısında bakıldığında genel olarak var-olan kavramına var-olan – düşünme – dil üçgeninden bakmanın doğru olabileceğini düşünüyorum. Eğer çok genel olan ve çeşitli düzeylerde yer alan ama birbirlerinden aynı zamanda öznitelikleri bakımından çok farklı olan var-olan biçimlerini anlamak istiyorsak bu üçlü bakış bize yol gösterecektir.
Üçgenin bir köşesi olan “Varlık” kavramını konumuz çerçevesinde “var-olan” maddi dış dünya olarak düşünmemiz gerekli. Böyle baktığımızda var-olan’ın insandan, insan zihninden tamamen bağımsız olduğunu görürüz. Bir başka deyişle bilgi kuramlarındaki süje – obje ilişkisi açısından bakıldığında var-olan, yani obje süjeden yani insandan tamamen bağımsızdır, üstelik süjenin kendisini bilme çabasına karşı da tamamen kayıtsızdır. Bu açıdan bakıldığında süje, objeyi bilebilmek adına sürekli olarak obje ile arasında yeni bağlar kurmak, objeye farklı bakış ve algılama açılarından bakmak, yeni yöntemler geliştirerek her seferinde farklı algılanımlar elde etme çabasındadır. Bu çabaların sonucunda süje bilgiyi elde eder. Dolayısı ile süje ile obje arasındaki ilişki, ya da süjenin objeyi bilme çabaları bilgiyi oluşturmaktadır. Bilgi sadece süjede oluşur, objenin tek niteliği ise var-olmaktır. Bir başka deyişle Aristoteles’in sorduğu “Var-olan Nedir?” sorusunun yanıtı olan “Vardır” kelimesi var-olan tek gerçek özniteliğidir. Diğerlerinin hepsi kendisine süjenin yüklediği niteliklerdir ki süje bunları yüklerken tek amacı objeyi bilmektir, bir başka deyişle bir diğer varlık düzeyine çıkarmaktır. Konunun bilgi bilimsel yanına daha fazla girmeden daha temel noktada yer alan üçgen kavramımıza dönersek sanırım yolumuza daha fazla kavram karmaşası yaratmadan devam edebilmiş oluruz.
Gerçeklik, ontolojik anlamdaki gerçeklik, bir diğer deyişle Aristoteles'in "Var-olan nedir?" diye sorup "Vardır" şeklinde yanıtladığı gerçeklik bizden uzaktır; bizim onu dolaysız kavramamız mümkün değildir. Gerçekliği kavrayışımızda bize aracı olan şey insana özgü olan düşünme boyutudur. Birtakım sinirsel uyarımlar sonucu bizde oluşan algının belleğimizi oluşturmasıyla ve zihnimizin kendi yapısından kaynaklanan bazı süreçlerle gerçeklikteki nesnenin bir yansısı olarak kabul ettiğimiz bir başka gerçeklik boyutu oluştururuz.
Dış dünyayı deneyimleyerek oluşturduğumuz bu diğer gerçeklik boyutunun ontolojik anlamdaki gerçeklik ile özdeş olduğuna 'genellikle' inanılır. Bir bakıma bu son derece doğaldır çünkü az önce de belirtildiği gibi gerçekliği biz ancak deneyimleriz; deneyimlerimiz sonucu onun hakkında bir kanıya ulaşırız.
Deneyimleyerek ulaştığımız sonuçların daha sonraki deneyimlerimizle de uyuşması nedeniyle gerçekliğin doğrudan bir kavrayışına sahip olduğumuza inanırız. Anlıksal varlığın, düşünme bağlamındaki varlığın dile dökülmesi ile bu kez de bir başka anlamda varlık ortaya çıkar. Dil burada iletişimin ve daha temel olarak da deneyimlerin paylaşımının zorunlu bir koşulu olarak kendini gösterir. Var-olan’ı algılayarak oluşturduğumuz zihinsel varlığı dile getirme ihtiyacımız vardır. Böylece var-olan’ın sembolü zihnimizde oluşur. Dile getirilen varlık ise artık zihnimizde oluşan zihinsel varlıktan tamamen farklıdır, çünkü bu kez dile getirileni algılayan insan ya da insanlar söz konusudur. Doğal olarak her bir bireyin de benzer deneyimler sonucu elde ettiği aynı var-olan’ın algısı kendi zihinlerinde bulunmaktadır. Dile getirme ise bireylerin zihinlerinde oluşan var-olan’ın yansımasının uzlaşmacı ifade edilişidir. Bir başka deyişle dil, bir uzlaşmanın aracı ve sonudur. Böylece ortak dili, daha doğrusu o dilin kültürünü paylaşan insanlar topluluğu var-olan’ın zihinlerindeki yansımaları üzerinde uzlaşmış olurlar. Bir kez bu uzlaşı sağlandığında ise artık geri dönüp aynı dile getirmeden birbirlerinin anladıklarının farklı olup olmadıklarını sorgulamazlar bile. Bu nokta artık bir zemin noktası haline gelmiştir.
....
Konuyu daha fazla dağıtmamak amacı ile dil ve kültürün yayılması, gelişmesi, uzmanlık alanlarının oluşması, tüm bunlara ilişkin yazılı ve yazılı olmayan kural ve geleneklerin oluşması ve bunların örgün ya da yaygın eğitimle nasıl aktarıldığı konularına girmeyeceğim. Bu nedenle sembollerin işte bu temel uzlaşma zeminin, altyapısının üzerine kurulan ve içi birikimsel olarak bireyden bireye, nesilden nesile ve toplumdan topluma büyüyen, artan ve güçlenen birer imgeler, soyutu işaret eden somut şekiller, maddeler olduğunu vurgulamakla yetineceğim ve dünyadaki pek çok farklı kültürde ve geçmiş uygarlıklarda da mevcut olan bir örneği aktarmakla yetineceğim: Merkez Simgeciliği.
Mircea Eliade’den alıntılarsak: “Dünyanın merkezinde yer alan bir Dağ, bir Ağaç veya bir Temel direği simgesi çok yaygındır. Hint geleneğindeki Meru tepesini, İranlılar’ın Harabereziti’lerini… Mezepotamya geleneğindeki Ülkeler Tepesi’ni… Anımsayacak olursak bunların hepsinin dünyanın merkezini simgelediğini, ülkenin, kentin, tapınağın veya krallık sarayının “Dünyanın Merkezi”nde, kozmik dağın zirvesinde yer alıyor olmalarından ötürü buraları dünyanın en yüksek yeri sayılıyordu, yani tufan sırasında sel baskınına uğramayan yegâne yer.”
İnsanın yaradılışı da Dünya’nın Merkezi’nde meydana gelmiştir. Merkez simgeciliğinin en yaygın çeşidi evrenin merkezinde olduğu düşünülen Kozmik ağaç’tır. İlkel toplumlara kadar giden mitolojilere göre bu ağacın kökleri cehennemde, dalları ise göktedir. Orta ve Kuzey Asya mitolojisinde bu ağacın 7 veya 9 dalı, 7 veya 9 gök katını simgelemektedir. Kozmik Ağaç aynı zamanda Eliade’nin Merkez Ayinleri dediği ayinlerde çok önemli simgesel bir görev de yapar. Bu tip ayinlerde kurban direklerinin köklerinin dünyanın merkezine kadar indikleri kabul edilmektedir. Örneğin Eski Hint’te kurban direği Evrensel ağaç ile özdeşleştirilen bir ağaçtan yapılmıştır. Bu ağacın tahtasından kurban direği yapılmakta ve bu da bir cins kozmik temel direk haline gelmektedir.
“Kurban törenini yöneten kişi bir merdiven koyarak karısına şöyle seslenmektedir: “Gel göğe çıkalım”. Kadın da şöyle cevap vermektedir: “Çıkalım”. Ve merdivende tırmanmaya başlamaktadırlar. Zirveye varıp, direğin tepesine değince, kurban yöneticisi şöyle bağırmaktadır: “Göğe ulaştık”. Veya direğin merdivenlerini tırmanıp kollarını açmakta ve tepeye ulaşınca şöyle haykırmaktadır: “Göğe tanrılara ulaştım: ölümsüz oldum”. “
Gördüğümüz gibi basit bir ağaç ya da kurban direği, arkasındaki sırları bilenler için son derece derinlikli ve somut ve soyut gerçeklik hakkında son derece derin felsefeler içeren bir semboldür aslında. Ve bu sembolü görüntünün ya da dilin arkasında yatan büyük ezoterik birikimi bilenler anlayabilir ancak.
30 Kasım 2008 Pazar
Masalın Kötü Kahramanının Hayatı
Masal gibi yaşanmış
Bazı hayatlar.
İyi değil ama,
Mutlu değil,
Aklından geçtiği gibi hiç değil.
Masal gibi işte;
Masalın öteki kahramanları gibi,
Hani iyinin kazandığı
Kötünün kaybettiği masallardaki
Kötünün hayatı...
İyinin varlığını göstermek için
İyinin doğruluğu için
İyinin yüceliği için
İyinin meşruluğu için
...
Bunun için yaşanan bir hayat da
Masal gibi değil midir ki?
Masalın bir parçasıysa o da;
En unutulacak,
En sevilmeyecek,
En kaçınılacak...
Ve ölümsüzdür aslında
Masallar
Ve
Masalların içindeki hayatlar.
Bazı hayatlar.
İyi değil ama,
Mutlu değil,
Aklından geçtiği gibi hiç değil.
Masal gibi işte;
Masalın öteki kahramanları gibi,
Hani iyinin kazandığı
Kötünün kaybettiği masallardaki
Kötünün hayatı...
İyinin varlığını göstermek için
İyinin doğruluğu için
İyinin yüceliği için
İyinin meşruluğu için
...
Bunun için yaşanan bir hayat da
Masal gibi değil midir ki?
Masalın bir parçasıysa o da;
En unutulacak,
En sevilmeyecek,
En kaçınılacak...
Ve ölümsüzdür aslında
Masallar
Ve
Masalların içindeki hayatlar.
Bilim, Bilimsel Bilgi ve Yöntem, Dünyayı Kavrayışımız Üzerine
GİRİŞ
Bir bilgi ve bilme sistemi olarak ele alındığında bilim diğer bilgi ve bilme biçimlerinden farklı bir yapıda görünmektedir. Bilim, öteden beri, büyük ölçüde bilgi edinmenin, doğru bilgiyi elde etmenin tek yolu sayılmıştır. Özellikle doğa bilimlerinin 17.yüzyıldan itibaren görülen hızlı gelişimi nedeniyle bilim, toplumlarca en değerli bilgi biçimi olarak değerlendirilmiştir; bilimsel düşünüş de bu doğru bilgilere vardıran bir düşünme yolu olarak kabul edilmiştir.
Çağımızda yaygın olan görüş de bilimin son derece itibarlı bir konumda olduğu ve doğru bilgileri bize verdiği doğrultusundadır. Özellikle bilimlerdeki uzmanlaşmanın getirdiği dışa kapalılık, uzmanlar dışındaki kişilerin konuları anlayamaması gibi sorunlar nedeniyle bilim adamlarının kendi aralarındaki iç çekişmelerden, çatışmalardan genellikle habersiz olan kitleler, sadece bilimsel başarılardan, bilimsel faaliyetlerin sonuçlarından haberdar edildikleri için bilimi sarsılmaz olarak düşünmektedirler. Bu nedenle de bilim, bir bakıma, bir tabu haline gelmekte ve biricik ve en değerli, en doğru bilgi edinme kaynağı olarak kabul görmektedir.
Durum böyle olunca da ciddiye alınmak isteyen her araştırma alanı kendisini bir bilim olarak ortaya koymaya çalışmaktadır. Böyle bir çabanın doğal sonucu olarak da bilim ile bilim olmayan arasına bir sınır çekmek; başka bir deyişle bilgilerin hangi noktadan sonra bilimsellik statüsünü kazandığını saptamak bir sorun olarak belirmektedir.
Bir araştırma alanının bilim haline gelmesini sağlayan şeyin ne olduğunu kendi kendimize sorduğumuzda çoğunlukla bir cevabımız vardır. Hiç düşünmeden, bugüne kadarki koşullanmışlığımızla verdiğimiz bu cevap, gerçekte bizde yerleşmiş olan bilim imgesini yansıtır. Genellikle de bu bilim imgesinin nasıl oluştuğunu ya da ne gibi önvarsayımlar üzerine kurulu olduğunu kendi kendimize sormayız.
Diğer bütün insani faaliyetler gibi bilim de bir bilgi edinme biçimi olarak insana özgüdür. İnsan açısından konuya bakıldığında ise insanın doğayı biliş koşullarının neler olduğunun; kendisi ile doğa arasındaki karşılıklı ilişkinin yapısının ne olduğunun incelenmesi araştırmanın asıl gündemini oluşturmaktadır.
Bir temel olmak üzere 'varolan' kavrayışından yola çıktığımızda ontolojik anlamdaki gerçekliğin yanı sıra dil ve düşünme bağlamında da bir varolan tasarımımızın olduğunu söyleyebiliriz. Böylece üçlü bir varolan tasarımımızın bulunduğunu düşünürsek bunların arasındaki ilişkilerin niteliği de incelenmek durumundadır.
Gerçeklik, ontolojik anlamdaki gerçeklik bir diğer deyişle Aristoteles'in "Varolan nedir?" diye sorup "Vardır." şeklinde yanıtladığı gerçeklik bizden uzaktır; bizim onu dolayımsız kavramamız mümkün değildir. Gerçekliği kavrayışımızda bize aracı olan şey insana özgü olan düşünme boyutudur. Birtakım sinirsel uyarımlar sonucu bizde oluşan algının belleğimizi oluşturmasıyla ve anlığımızın (zihnimizin) kendi yapısından kaynaklanan bazı süreçlerle gerçeklikteki nesnenin bir yansısı olarak kabul ettiğimiz bir başka gerçeklik boyutu oluştururuz. Dış dünyayı deneyimleyerek oluşturduğumuz bu diğer gerçeklik boyutunun ontolojik anlamdaki gerçeklik ile özdeş olduğuna 'genellikle' inanılır. Bir bakıma bu son derece doğaldır çünkü az önce de belirtildiği gibi gerçekliği biz ancak deneyimleriz; deneyimlerimiz sonucu onun hakkında bir kanıya ulaşırız. Deneyimleyerek ulaştığımız sonuçların daha sonraki deneyimlerimizle de uyuşması nedeniyle gerçekliğin doğrudan bir kavrayışına sahip olduğumuza inanırız. Anlıksal varlığın, düşünme bağlamındaki varlığın dile dökülmesi ile bu kez de bir başka anlamda varlık ortaya çıkar. Dil burada iletişimin ve daha temel olarak da deneyimlerin paylaşımının zorunlu bir koşulu olarak kendini gösteriyor.
Sağduyusal tavır gerçeklik ile dil arasında hiçbir ayrım yapmaksızın dilin gerçekliği olduğu gibi yansıttığı varsayımıyla iş görür. Oysa dil kurucu, örgütleyici, biçimleyici bir alettir; bütün bu özellikleri taşıyan bir aracı durumundadır. Dünya bize önceden nesnelere bölünmüş olarak gelmez; tam tersine olarak nesneler deneyimlerimizin sonuçları olarak meydana gelmektedirler. Dış gerçekliğin tek niteliği varolmasıdır. Varolmanın dışında hiçbir yüklemsel özelliğe sahip değildir. Varolanı kavramak, onunla gündelik hayatımızda karşı karşıya geldiğimiz noktalarda kurduğumuz temasla mümkündür. Burada büyük ölçüde belirleyici olan da ihtiyaçlarımızdır. Temelde biz varolanı parça parça kavrarız; bunun bir sonucu olarak da deneyimlenen her parça bizim için düşünme bağlamındaki bir varlıktır artık. Bunun dile dökülmesi ile de dolaylı olarak gerçeklik dilin kalıplarına sığdırılır. Gerçekte dil ile düşünme birbirinden ayrı şeyler değildir; zorunlu olarak birbirlerini gerektirirler. Bu nedenle de nerede düşünme varsa orada dil de vardır; bunun tersi de doğrudur. Gerçekliğin deneyimlenmesi sürecinin dışavurumu bağlamında kısaca sözcük ya da terim ne düşünmenin ne de dış gerçekliğin karşılığıdır. Her bir dolayımda ilk deneyimden birşeyler yiter gider ve elimizde deneyimlediğimiz gerçekliği yansıttığına inandığımız sözcükler kalır; böyle olduğuna inanmak zorundayız zira iletişimimizin temeli bu inançtır. Bu inancı taşıdığımız , yani dile gelenin dile getirdiği şey ile tam bir uygunluk içinde olduğunu düşündüğümüz sürece de dil bizim için bir sorunsal değildir; dilin yapısı ile gerçekliğin yapısı özdeş olarak algılanmaktadır. Ancak Ortaçağdan beri bunun böyle olmadığını düşünenler olmuştur. Bunlar için dil başlıbaşına bir sorunsaldır; ve hatta bilgi edinme çabamız sırasında son derece önemli bir konuma sahiptir.
Bu türden bir düşünme biçimi ilk bakışta doğabilimcilere uzak düşmektedir. Onlar daha ziyade doğal (naiv) tavırdan yanadırlar.
Quine, Duhem, Koyre gibi düşünürler bu türden doğal, sağduyucu yaklaşımın yerine daha bütüncü, insana özgü olan, insanın içinde yaşamakta olduğu topluma ve kültüre ilişkin ögeleri de içinde barındıran bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Kuhn'un genel olarak bilgiye karşı olan ana yaklaşımı bu düşüncelerin etkisi altında gelişmiştir. Doğa ile insan arasında dolayımı sağlayan şeyin ne olduğunu kendine sorduğunda verdiği cevabın hiç de aydınlatıcı olmadığını ileriki bölümlerde görmek mümkün olacaktır.
Kuhn bilimin hiç de öyle yerleşik bilim imgemizdeki gibi olmadığını savunur . Neden öyle olmadığına ilişkin düşüncesini ortaya koyarken destek aldığı alanlar ise tarih ve sosyolojidir. Dünyayı, dış gerçekliği kavramada bize aracı olan kavramsal çerçevelerin her dönemde farklı olduğunu düşünen Kuhn, her bir dönemin kendi bütünlüğü içinde kavranması amacıyla , dönemin içinde bulunduğu kavramsal çerçevenin, bir başka deyişle kafesin kavranması gerektiğine inanır.
Bilimin olağan durumu olarak betimlediği durum da bu türden bir kavramsal çerçeve içinde yapılan bilimsel faaliyeti ifade eder. Bir kavramsal çerçevenin içerisinde bilim yapmak demek, örtük olarak o kavramsal çerçeve üzerinde uzlaşmış olmak demektir.
Olağan bilimin uzlaşıma dayalı olduğu savından yola çıkarsak; olağan-bilimsel etkinliğin, üzerinde yapılanacağı birtakım temellerin bulunması gerektiği açıktır. Uzlaşıma dayalı olan bu temeller nelerdir? Araştırmacılar bu temeller üzerinde nasıl uzlaşırlar? Uzlaşım önemli ölçüde iletişime; iletişim de daha arka planda yer alan birtakım uzlaşımlara dayalı olduğuna göre bu türden temeller nelerdir? Ya da uzlaşım sadece pratik amaçlarla gerçekleşen ve aslında çok temel birtakım konuları kapsamayan bir şey midir?
En temel anlamda olağan bilim, genel kabul görmüş somut bilimsel başarıların bazılarının işlenmesini ve açımlanmasını amaçlar. Bu tür somut bilimsel başarıların genel anlamda kabul görmüş olmalarının dışında kaba (crude) bir analoji teşkil ediyor olmaları gerekir. Ancak bu koşulda olabildiğince geniş bir araştırmacılar grubuna hitap edebilir; açımlanmaya, incelmeye bir başka deyişle rafine olmaya daha uygun olabilir; kaba olması dolayısıyla başlangıçta doğaya uyum konusunda son derece iyimser mesajlar verebilir ve bu sayede de yeni araştırmacıları kendisine çekebilir.
Somut bilimsel başarının varlık koşulunun ne olduğunu sorduğumuzda sorunun temeline daha da yaklaşmış oluruz. Ancak bu kez de bilim dediğimiz faaliyet elimizden yitip gider ve kendimizi tam da bir belirsizliğin içinde buluruz.
Genel kabul gören somut bilimsel başarının varolması demek, genel kabul görmemiş olup da varlığını sürdüren ya da tarihe malolmuş başka başarıların varolmuş olmasını da zorunlu kılar. Bu durumda "genel kabul görme"nin ölçütü ne olacaktır? Kişisel tercihlerin bağlı olduğu ölçütler nelerdir? Her ölçüt belli bir alanın ölçütüdür; ölçüt uygulaması bir karşılaştırma işidir; ölçüt ile ölçütün uygulandığı nesne arasında bir karşılaştırma yapılması gerekir. Dolayısıyla da daha önceden "bu, bu alanda bir ölçüt olarak iş görür" şeklinde bir karar alınmış olması gerekir. Bu kararı almak için de bir topluluğun, hem de bazı temeller üzerinde sıkı sıkıya uzlaşmş bir topluluğun varolması gerektiği açıktır. Eğer böyle bir durum sözkonusuysa olağan bilim hep varolmuş demektir. Bilime bilim olarak yaklaştığımızda (bilimsel uzlaşımlar, başarılar, kuramlar, yöntemler, varsayımlar, devrimler vbg.) görece sorunsuz bir konuya girmiş oluruz. Oysa bilim niteliğini atfetmeksizin araştırma alanını, araştırma alanında nelerin olup bittiğini incelersek daha genel bir yaklaşımda bulunmuş oluruz. Ancak bu durumda da tartışma kaçınılmaz olarak felsefi bir nitelik kazanacaktır;dolayısıyla biz de Kuhn gibi belirsizlikten sıyrılmak amacıyla genel kapsayıcılığı olan bir kavrama dayanmak zorunda kalacağız.
Kuhn'un kullandığı paradigma kavramı zaman zaman son derece geniş kapsamlı (bir bütün olarak dünya görüşü) olarak kullanılmakla birlikte bazen de son derece dar kapsamlı ve somut olarak (tek bir alet parçası) kullanılmaktadır.
Bu çalışmayla amaçlanan, "Paradigma" kavramının (teriminin) bir tanımını vermek değildir. Tanım vermenin güçlükleri bir yana sözcüğün farklı bağlamlarda farklı anlamlar ve amaçlar için kullanılıyor olması da işimizi güçleştirmektedir. Bu nedenle bütün çalışma boyunca olabildiğince tanım da vermeye çalışarak kavramın içine sızma çabasında olacağız. Bir başka deyişle Kuhn'un düşüme biçiminin yapısını anlayarak, terimin belirgin bir tanımına ulaşmaktan çok içeriğinin betimlemesini elde etmeye çalışacağız.
Bir bilgi ve bilme sistemi olarak ele alındığında bilim diğer bilgi ve bilme biçimlerinden farklı bir yapıda görünmektedir. Bilim, öteden beri, büyük ölçüde bilgi edinmenin, doğru bilgiyi elde etmenin tek yolu sayılmıştır. Özellikle doğa bilimlerinin 17.yüzyıldan itibaren görülen hızlı gelişimi nedeniyle bilim, toplumlarca en değerli bilgi biçimi olarak değerlendirilmiştir; bilimsel düşünüş de bu doğru bilgilere vardıran bir düşünme yolu olarak kabul edilmiştir.
Çağımızda yaygın olan görüş de bilimin son derece itibarlı bir konumda olduğu ve doğru bilgileri bize verdiği doğrultusundadır. Özellikle bilimlerdeki uzmanlaşmanın getirdiği dışa kapalılık, uzmanlar dışındaki kişilerin konuları anlayamaması gibi sorunlar nedeniyle bilim adamlarının kendi aralarındaki iç çekişmelerden, çatışmalardan genellikle habersiz olan kitleler, sadece bilimsel başarılardan, bilimsel faaliyetlerin sonuçlarından haberdar edildikleri için bilimi sarsılmaz olarak düşünmektedirler. Bu nedenle de bilim, bir bakıma, bir tabu haline gelmekte ve biricik ve en değerli, en doğru bilgi edinme kaynağı olarak kabul görmektedir.
Durum böyle olunca da ciddiye alınmak isteyen her araştırma alanı kendisini bir bilim olarak ortaya koymaya çalışmaktadır. Böyle bir çabanın doğal sonucu olarak da bilim ile bilim olmayan arasına bir sınır çekmek; başka bir deyişle bilgilerin hangi noktadan sonra bilimsellik statüsünü kazandığını saptamak bir sorun olarak belirmektedir.
Bir araştırma alanının bilim haline gelmesini sağlayan şeyin ne olduğunu kendi kendimize sorduğumuzda çoğunlukla bir cevabımız vardır. Hiç düşünmeden, bugüne kadarki koşullanmışlığımızla verdiğimiz bu cevap, gerçekte bizde yerleşmiş olan bilim imgesini yansıtır. Genellikle de bu bilim imgesinin nasıl oluştuğunu ya da ne gibi önvarsayımlar üzerine kurulu olduğunu kendi kendimize sormayız.
Diğer bütün insani faaliyetler gibi bilim de bir bilgi edinme biçimi olarak insana özgüdür. İnsan açısından konuya bakıldığında ise insanın doğayı biliş koşullarının neler olduğunun; kendisi ile doğa arasındaki karşılıklı ilişkinin yapısının ne olduğunun incelenmesi araştırmanın asıl gündemini oluşturmaktadır.
Bir temel olmak üzere 'varolan' kavrayışından yola çıktığımızda ontolojik anlamdaki gerçekliğin yanı sıra dil ve düşünme bağlamında da bir varolan tasarımımızın olduğunu söyleyebiliriz. Böylece üçlü bir varolan tasarımımızın bulunduğunu düşünürsek bunların arasındaki ilişkilerin niteliği de incelenmek durumundadır.
Gerçeklik, ontolojik anlamdaki gerçeklik bir diğer deyişle Aristoteles'in "Varolan nedir?" diye sorup "Vardır." şeklinde yanıtladığı gerçeklik bizden uzaktır; bizim onu dolayımsız kavramamız mümkün değildir. Gerçekliği kavrayışımızda bize aracı olan şey insana özgü olan düşünme boyutudur. Birtakım sinirsel uyarımlar sonucu bizde oluşan algının belleğimizi oluşturmasıyla ve anlığımızın (zihnimizin) kendi yapısından kaynaklanan bazı süreçlerle gerçeklikteki nesnenin bir yansısı olarak kabul ettiğimiz bir başka gerçeklik boyutu oluştururuz. Dış dünyayı deneyimleyerek oluşturduğumuz bu diğer gerçeklik boyutunun ontolojik anlamdaki gerçeklik ile özdeş olduğuna 'genellikle' inanılır. Bir bakıma bu son derece doğaldır çünkü az önce de belirtildiği gibi gerçekliği biz ancak deneyimleriz; deneyimlerimiz sonucu onun hakkında bir kanıya ulaşırız. Deneyimleyerek ulaştığımız sonuçların daha sonraki deneyimlerimizle de uyuşması nedeniyle gerçekliğin doğrudan bir kavrayışına sahip olduğumuza inanırız. Anlıksal varlığın, düşünme bağlamındaki varlığın dile dökülmesi ile bu kez de bir başka anlamda varlık ortaya çıkar. Dil burada iletişimin ve daha temel olarak da deneyimlerin paylaşımının zorunlu bir koşulu olarak kendini gösteriyor.
Sağduyusal tavır gerçeklik ile dil arasında hiçbir ayrım yapmaksızın dilin gerçekliği olduğu gibi yansıttığı varsayımıyla iş görür. Oysa dil kurucu, örgütleyici, biçimleyici bir alettir; bütün bu özellikleri taşıyan bir aracı durumundadır. Dünya bize önceden nesnelere bölünmüş olarak gelmez; tam tersine olarak nesneler deneyimlerimizin sonuçları olarak meydana gelmektedirler. Dış gerçekliğin tek niteliği varolmasıdır. Varolmanın dışında hiçbir yüklemsel özelliğe sahip değildir. Varolanı kavramak, onunla gündelik hayatımızda karşı karşıya geldiğimiz noktalarda kurduğumuz temasla mümkündür. Burada büyük ölçüde belirleyici olan da ihtiyaçlarımızdır. Temelde biz varolanı parça parça kavrarız; bunun bir sonucu olarak da deneyimlenen her parça bizim için düşünme bağlamındaki bir varlıktır artık. Bunun dile dökülmesi ile de dolaylı olarak gerçeklik dilin kalıplarına sığdırılır. Gerçekte dil ile düşünme birbirinden ayrı şeyler değildir; zorunlu olarak birbirlerini gerektirirler. Bu nedenle de nerede düşünme varsa orada dil de vardır; bunun tersi de doğrudur. Gerçekliğin deneyimlenmesi sürecinin dışavurumu bağlamında kısaca sözcük ya da terim ne düşünmenin ne de dış gerçekliğin karşılığıdır. Her bir dolayımda ilk deneyimden birşeyler yiter gider ve elimizde deneyimlediğimiz gerçekliği yansıttığına inandığımız sözcükler kalır; böyle olduğuna inanmak zorundayız zira iletişimimizin temeli bu inançtır. Bu inancı taşıdığımız , yani dile gelenin dile getirdiği şey ile tam bir uygunluk içinde olduğunu düşündüğümüz sürece de dil bizim için bir sorunsal değildir; dilin yapısı ile gerçekliğin yapısı özdeş olarak algılanmaktadır. Ancak Ortaçağdan beri bunun böyle olmadığını düşünenler olmuştur. Bunlar için dil başlıbaşına bir sorunsaldır; ve hatta bilgi edinme çabamız sırasında son derece önemli bir konuma sahiptir.
Bu türden bir düşünme biçimi ilk bakışta doğabilimcilere uzak düşmektedir. Onlar daha ziyade doğal (naiv) tavırdan yanadırlar.
Quine, Duhem, Koyre gibi düşünürler bu türden doğal, sağduyucu yaklaşımın yerine daha bütüncü, insana özgü olan, insanın içinde yaşamakta olduğu topluma ve kültüre ilişkin ögeleri de içinde barındıran bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Kuhn'un genel olarak bilgiye karşı olan ana yaklaşımı bu düşüncelerin etkisi altında gelişmiştir. Doğa ile insan arasında dolayımı sağlayan şeyin ne olduğunu kendine sorduğunda verdiği cevabın hiç de aydınlatıcı olmadığını ileriki bölümlerde görmek mümkün olacaktır.
Kuhn bilimin hiç de öyle yerleşik bilim imgemizdeki gibi olmadığını savunur . Neden öyle olmadığına ilişkin düşüncesini ortaya koyarken destek aldığı alanlar ise tarih ve sosyolojidir. Dünyayı, dış gerçekliği kavramada bize aracı olan kavramsal çerçevelerin her dönemde farklı olduğunu düşünen Kuhn, her bir dönemin kendi bütünlüğü içinde kavranması amacıyla , dönemin içinde bulunduğu kavramsal çerçevenin, bir başka deyişle kafesin kavranması gerektiğine inanır.
Bilimin olağan durumu olarak betimlediği durum da bu türden bir kavramsal çerçeve içinde yapılan bilimsel faaliyeti ifade eder. Bir kavramsal çerçevenin içerisinde bilim yapmak demek, örtük olarak o kavramsal çerçeve üzerinde uzlaşmış olmak demektir.
Olağan bilimin uzlaşıma dayalı olduğu savından yola çıkarsak; olağan-bilimsel etkinliğin, üzerinde yapılanacağı birtakım temellerin bulunması gerektiği açıktır. Uzlaşıma dayalı olan bu temeller nelerdir? Araştırmacılar bu temeller üzerinde nasıl uzlaşırlar? Uzlaşım önemli ölçüde iletişime; iletişim de daha arka planda yer alan birtakım uzlaşımlara dayalı olduğuna göre bu türden temeller nelerdir? Ya da uzlaşım sadece pratik amaçlarla gerçekleşen ve aslında çok temel birtakım konuları kapsamayan bir şey midir?
En temel anlamda olağan bilim, genel kabul görmüş somut bilimsel başarıların bazılarının işlenmesini ve açımlanmasını amaçlar. Bu tür somut bilimsel başarıların genel anlamda kabul görmüş olmalarının dışında kaba (crude) bir analoji teşkil ediyor olmaları gerekir. Ancak bu koşulda olabildiğince geniş bir araştırmacılar grubuna hitap edebilir; açımlanmaya, incelmeye bir başka deyişle rafine olmaya daha uygun olabilir; kaba olması dolayısıyla başlangıçta doğaya uyum konusunda son derece iyimser mesajlar verebilir ve bu sayede de yeni araştırmacıları kendisine çekebilir.
Somut bilimsel başarının varlık koşulunun ne olduğunu sorduğumuzda sorunun temeline daha da yaklaşmış oluruz. Ancak bu kez de bilim dediğimiz faaliyet elimizden yitip gider ve kendimizi tam da bir belirsizliğin içinde buluruz.
Genel kabul gören somut bilimsel başarının varolması demek, genel kabul görmemiş olup da varlığını sürdüren ya da tarihe malolmuş başka başarıların varolmuş olmasını da zorunlu kılar. Bu durumda "genel kabul görme"nin ölçütü ne olacaktır? Kişisel tercihlerin bağlı olduğu ölçütler nelerdir? Her ölçüt belli bir alanın ölçütüdür; ölçüt uygulaması bir karşılaştırma işidir; ölçüt ile ölçütün uygulandığı nesne arasında bir karşılaştırma yapılması gerekir. Dolayısıyla da daha önceden "bu, bu alanda bir ölçüt olarak iş görür" şeklinde bir karar alınmış olması gerekir. Bu kararı almak için de bir topluluğun, hem de bazı temeller üzerinde sıkı sıkıya uzlaşmş bir topluluğun varolması gerektiği açıktır. Eğer böyle bir durum sözkonusuysa olağan bilim hep varolmuş demektir. Bilime bilim olarak yaklaştığımızda (bilimsel uzlaşımlar, başarılar, kuramlar, yöntemler, varsayımlar, devrimler vbg.) görece sorunsuz bir konuya girmiş oluruz. Oysa bilim niteliğini atfetmeksizin araştırma alanını, araştırma alanında nelerin olup bittiğini incelersek daha genel bir yaklaşımda bulunmuş oluruz. Ancak bu durumda da tartışma kaçınılmaz olarak felsefi bir nitelik kazanacaktır;dolayısıyla biz de Kuhn gibi belirsizlikten sıyrılmak amacıyla genel kapsayıcılığı olan bir kavrama dayanmak zorunda kalacağız.
Kuhn'un kullandığı paradigma kavramı zaman zaman son derece geniş kapsamlı (bir bütün olarak dünya görüşü) olarak kullanılmakla birlikte bazen de son derece dar kapsamlı ve somut olarak (tek bir alet parçası) kullanılmaktadır.
Bu çalışmayla amaçlanan, "Paradigma" kavramının (teriminin) bir tanımını vermek değildir. Tanım vermenin güçlükleri bir yana sözcüğün farklı bağlamlarda farklı anlamlar ve amaçlar için kullanılıyor olması da işimizi güçleştirmektedir. Bu nedenle bütün çalışma boyunca olabildiğince tanım da vermeye çalışarak kavramın içine sızma çabasında olacağız. Bir başka deyişle Kuhn'un düşüme biçiminin yapısını anlayarak, terimin belirgin bir tanımına ulaşmaktan çok içeriğinin betimlemesini elde etmeye çalışacağız.
29 Kasım 2008 Cumartesi
Seni Gördüm Demiş Bana
Seni gördüm demiş bana
Bilir misiniz neyimi?
Ne saçımı
Ne tenimi
Ne de gözlerimin rengini..
Belki sadece adımı
Belki sadece geçerken bıraktığımı sandığı
Oradan geçmişliğimi,
Elimin değmişliğini belki
Ya da belki
Havasını içime çekmişimdir
Yaşadığı diyarların.
Gördü ama beni,
Düşünürken onu.
Bilir misiniz neyimi?
Ne saçımı
Ne tenimi
Ne de gözlerimin rengini..
Belki sadece adımı
Belki sadece geçerken bıraktığımı sandığı
Oradan geçmişliğimi,
Elimin değmişliğini belki
Ya da belki
Havasını içime çekmişimdir
Yaşadığı diyarların.
Gördü ama beni,
Düşünürken onu.
Karakutu
Buldu sandı
Karakutuyu.
Her tarafı kap karanlık
Ne ışık var
Ne bir beyaz.
Dediler
ışık doludur, aydınlıktır içi
Sandı öyle...
Yalan,
Vallahi yalan
Diyemedi kimse.
Karakutuyu.
Her tarafı kap karanlık
Ne ışık var
Ne bir beyaz.
Dediler
ışık doludur, aydınlıktır içi
Sandı öyle...
Yalan,
Vallahi yalan
Diyemedi kimse.
Herşey Bende Saklı; Kusurlarım da...
Aklım durdu bugün,
Ruhum dondu.
Ne biri diğerini
Ne de öteki öncekini
Hiçbiri birbirini
Duymadı bile bugün.
Oysa aklımın planladıkları
Ruhumun ihtirasları vardı bugün.
Aklım durdu
Ruhum sustu
Hatalar üst üsteydi
Kusurlar ruhumdan taştı.
Şimdi acılar içinde
Yapayalnız
Düşünmedeyim.
Anladım böyle geçmiş hayatım
Kovalar gibi yapıp kaçarak,
Tutkusuzca isteyerek,
Sımsıkıymışçasına ucundan tutarak
İsteklerin.
Ruhum dondu.
Ne biri diğerini
Ne de öteki öncekini
Hiçbiri birbirini
Duymadı bile bugün.
Oysa aklımın planladıkları
Ruhumun ihtirasları vardı bugün.
Aklım durdu
Ruhum sustu
Hatalar üst üsteydi
Kusurlar ruhumdan taştı.
Şimdi acılar içinde
Yapayalnız
Düşünmedeyim.
Anladım böyle geçmiş hayatım
Kovalar gibi yapıp kaçarak,
Tutkusuzca isteyerek,
Sımsıkıymışçasına ucundan tutarak
İsteklerin.
25 Kasım 2008 Salı
Baktı - Baktım
Baktım gözlerine bugün
Baktı gözlerime.
Kim kimi gördü.
Ya da kim kimi göremedi.
Bilmiyorduk;
Ayrıldığında gözlerimiz.
Baktı gözlerime.
Kim kimi gördü.
Ya da kim kimi göremedi.
Bilmiyorduk;
Ayrıldığında gözlerimiz.
Orada Olamayıp Sende Olabilmek
Gelebilseydim
Oradaydım şimdi.
Gelememişsem eğer
Bil ki,
Benden değil.
Gelememişsem eğer
Bil ki,
Sende değilim demek değil.
Sadece orada değilim.
Oradaydım şimdi.
Gelememişsem eğer
Bil ki,
Benden değil.
Gelememişsem eğer
Bil ki,
Sende değilim demek değil.
Sadece orada değilim.
Gece ve Karanlık
Gece yalnız ve ıssız.
Uzak bana;
En uzak korkularım kadar
Ya da yakın bilmiyorum;
Nasıl ve ne kadar...
Ama gece,
şimdi orada,
Dışarıda.
Ağır,
Çok ağır, taşımak güç bazen,
Yükünü gecenin.
Günü beklemek mi gerekli
Yoksa kapatıp gözlerini;
Geceden daha kara,
Kapkara bir uykuya,
Beklemek mi günü...
Uzak bana;
En uzak korkularım kadar
Ya da yakın bilmiyorum;
Nasıl ve ne kadar...
Ama gece,
şimdi orada,
Dışarıda.
Ağır,
Çok ağır, taşımak güç bazen,
Yükünü gecenin.
Günü beklemek mi gerekli
Yoksa kapatıp gözlerini;
Geceden daha kara,
Kapkara bir uykuya,
Beklemek mi günü...
31 Ekim 2008 Cuma
Ötekim
Şimdi oradasın öyle
Yokmuşum gibi ben
Ya da burada değilmişsin gibi sen.
Kimbilir neler geçti aklından
Kimbilir neler kaldı şimdi
Söyleyeceğin
Bir omuzun yukarda silkinirken bana
Belki de gözlerin kapalı
Ya da duymaksızın söyleyeceklerini....
Ben miyim hatalı
Sen misin yoksa
Kim bilir belki de
İkimiz.
Ya
Bizde değilse hata
İkimiz de masumsak ya
Ya herşey o başkaları yüzündense;
Bazen dost olan
Bazen eş
Bazen en yakınlarımız
Ne yapmalı bu durumda
Sendeki bu naletliği
Silip temizlemek için aklından
Değişelim istersen
Akıllarımızı;
Sen ben ol
Ben de sen
Bakalım kimmiş en nalet görelim o zaman
Yokmuşum gibi ben
Ya da burada değilmişsin gibi sen.
Kimbilir neler geçti aklından
Kimbilir neler kaldı şimdi
Söyleyeceğin
Bir omuzun yukarda silkinirken bana
Belki de gözlerin kapalı
Ya da duymaksızın söyleyeceklerini....
Ben miyim hatalı
Sen misin yoksa
Kim bilir belki de
İkimiz.
Ya
Bizde değilse hata
İkimiz de masumsak ya
Ya herşey o başkaları yüzündense;
Bazen dost olan
Bazen eş
Bazen en yakınlarımız
Ne yapmalı bu durumda
Sendeki bu naletliği
Silip temizlemek için aklından
Değişelim istersen
Akıllarımızı;
Sen ben ol
Ben de sen
Bakalım kimmiş en nalet görelim o zaman
23 Ekim 2008 Perşembe
Korkularımız
Çocukken
En çok babamdan korkardım belki de
Ya da öğretmenimden
Ya da civarın serserisi "Köpek Ayhan"dan
Sonra sınıfta kalkmaktan korktum
Düşüp biryerimi kırmaktan...
Biraz daha büyüyünce
Beni cezalandıracağı söylenen Tanrı'dan korktum.
Zamanla,
Ölümden korkmaya başladım
Annem, babam için kaygılandım
Şimdi,
Korkacağım çok şey var kısa vadede
Ama en çok inan
"Gelecek"ten korkuyorum
"Gelecek" neler getirecek, bilinmez
Oysa benim istediğim;
Sahip olunan çok az şey ile
Çok büyük mutluluklar yaşamak
Gelecekte sadece
Birbirimizi kaybetmekten korkalım istiyorum
Ve daha bir bağlanalım
Sevelim.
En çok babamdan korkardım belki de
Ya da öğretmenimden
Ya da civarın serserisi "Köpek Ayhan"dan
Sonra sınıfta kalkmaktan korktum
Düşüp biryerimi kırmaktan...
Biraz daha büyüyünce
Beni cezalandıracağı söylenen Tanrı'dan korktum.
Zamanla,
Ölümden korkmaya başladım
Annem, babam için kaygılandım
Şimdi,
Korkacağım çok şey var kısa vadede
Ama en çok inan
"Gelecek"ten korkuyorum
"Gelecek" neler getirecek, bilinmez
Oysa benim istediğim;
Sahip olunan çok az şey ile
Çok büyük mutluluklar yaşamak
Gelecekte sadece
Birbirimizi kaybetmekten korkalım istiyorum
Ve daha bir bağlanalım
Sevelim.
15 Ekim 2008 Çarşamba
Su
Usul usul akan su,
Bilir misin neredir yolun.
Akar gidersin
Aşağı diyarlara
Bilir misin
Neler var oralarda?
Birikip taştığında
Belki öfkeyle
Belki sızarak usulca
Neleri sürklersin peşinde
Ya da kimleri bırakırsın ardında
Bilir misin?
Nereye kadar akıp gideceksin
Nerede durup durulacaksın
Nerede dinginliğe kavuşacaksın
Daha kaç engel aşacaksın
Bilir misin?
Ne sen bilirsin
Ne geçeceğin yollar
Ne de varacağın diyarlar
Tek bildiğin akmaktır
Sonsuz bir döngüyle
Yaşam gibi
Zaman gibi
olduğun gibi olmak için...
Bilir misin neredir yolun.
Akar gidersin
Aşağı diyarlara
Bilir misin
Neler var oralarda?
Birikip taştığında
Belki öfkeyle
Belki sızarak usulca
Neleri sürklersin peşinde
Ya da kimleri bırakırsın ardında
Bilir misin?
Nereye kadar akıp gideceksin
Nerede durup durulacaksın
Nerede dinginliğe kavuşacaksın
Daha kaç engel aşacaksın
Bilir misin?
Ne sen bilirsin
Ne geçeceğin yollar
Ne de varacağın diyarlar
Tek bildiğin akmaktır
Sonsuz bir döngüyle
Yaşam gibi
Zaman gibi
olduğun gibi olmak için...
Böyle de Ölünür
Bugün
Öldüğüm günlerden biriydi.
Acılı bir ölümdü bu kez;
Birşeyler koparttı benden,
Aldı götürdü.
Oysa daha dün öğrenmiştim
Basit denklemleri çözmeyi.
Daha da çoktu öğreneceklerim...
Ama öldüm bugün
Parça parça.
Aldı götürdü aklımdan bir parça
Ölümüm
Dayanılmaz bir başağrısı bırakarak
Yerine...
Yarı ölüme yatmalıyım şimdi;
Dindirmek için acılarımı;
Tamamlamaya güç bulabilmek için
Eksilenlerimi...
Öldüğüm günlerden biriydi.
Acılı bir ölümdü bu kez;
Birşeyler koparttı benden,
Aldı götürdü.
Oysa daha dün öğrenmiştim
Basit denklemleri çözmeyi.
Daha da çoktu öğreneceklerim...
Ama öldüm bugün
Parça parça.
Aldı götürdü aklımdan bir parça
Ölümüm
Dayanılmaz bir başağrısı bırakarak
Yerine...
Yarı ölüme yatmalıyım şimdi;
Dindirmek için acılarımı;
Tamamlamaya güç bulabilmek için
Eksilenlerimi...
13 Ekim 2008 Pazartesi
Bilmesinler
Bırak bilmesinler
Ne adını
Ne adımı.
Bırak bilmesinler
Bilmediklerini,
Duymadıklarını,
Görmediklerini.
Bir sen,
Bir de ben.
...
Ne adını
Ne adımı.
Bırak bilmesinler
Bilmediklerini,
Duymadıklarını,
Görmediklerini.
Bir sen,
Bir de ben.
...
6 Ekim 2008 Pazartesi
Rüzgar Olsaydım
Belki bir rüzgar olsaydım şimdi
Buradayken orada da olurdum
Sadece bir an sonra.
Usulca dalıp aralarına
Ulu ağaçların
Hışırdatırdım yapraklarını
Denize karşı.
Belki bir rüzgar olsaydım şimdi,
Esip buralardan
Savurup önüme çıkanları
Sana gelirdim
Yavaşça sokulurdum
Pencerendeki kesikten
Aşarak içindeki engelleri,
Odana dolardım.
Teninden yukarı serin serin eserken
Ürpertirdim seni.
Uykuyla, uyanıklıkla karışık
Sarılırdın bana düşlerinde
Dinginliğinde kaybolurdum ben
Isınırken sıcağımda sen.
Buradayken orada da olurdum
Sadece bir an sonra.
Usulca dalıp aralarına
Ulu ağaçların
Hışırdatırdım yapraklarını
Denize karşı.
Belki bir rüzgar olsaydım şimdi,
Esip buralardan
Savurup önüme çıkanları
Sana gelirdim
Yavaşça sokulurdum
Pencerendeki kesikten
Aşarak içindeki engelleri,
Odana dolardım.
Teninden yukarı serin serin eserken
Ürpertirdim seni.
Uykuyla, uyanıklıkla karışık
Sarılırdın bana düşlerinde
Dinginliğinde kaybolurdum ben
Isınırken sıcağımda sen.
Kanlıca'daki Yaprak
Sanki yıllardır
Buradaydı;
Şimdi olduğu yerde
Yine sımsıkı bağlı olarak.
Buradan izliyordu,
Olanı biteni
Geleni gideni
Gün doğuşunu ve batışını
Yağmuru ve fırtınayı.
Zaman onu yok ediyordu
O yılmadan direniyordu
Bir bütünün parçası mıydı
O bütünün kendisi mi?
Varlığı bağlı mıydı
Sımsıkı bağlı olduğu yere
Yoksa onsuz olamaz mıydı;
Bağlı olduğu...
Denize nazır böyle
Kanlıca iskelesinde
Koca bir çınarın gövdesinde
Hayat bulan
Kocaman bir yaprak.
Yıllar boyu ölerek
Ve dirilerek yine
Sormakta mıydı böyle
Kendi varlığının bağlarını?
Buradaydı;
Şimdi olduğu yerde
Yine sımsıkı bağlı olarak.
Buradan izliyordu,
Olanı biteni
Geleni gideni
Gün doğuşunu ve batışını
Yağmuru ve fırtınayı.
Zaman onu yok ediyordu
O yılmadan direniyordu
Bir bütünün parçası mıydı
O bütünün kendisi mi?
Varlığı bağlı mıydı
Sımsıkı bağlı olduğu yere
Yoksa onsuz olamaz mıydı;
Bağlı olduğu...
Denize nazır böyle
Kanlıca iskelesinde
Koca bir çınarın gövdesinde
Hayat bulan
Kocaman bir yaprak.
Yıllar boyu ölerek
Ve dirilerek yine
Sormakta mıydı böyle
Kendi varlığının bağlarını?
4 Ekim 2008 Cumartesi
Taş
Hünerli ellermiş,
Onu yapan.
Yoktan varetmemiş belki ama,
Kabadan üretmiş,
Ellerinin marifetini vermiş,
Aklının erdiğini koymuş,
Kolunun gücüyle yontmuş.
Sıradan olabilecekken
Sıradışı yapmış,
Farkındalığını katmış,
Ona farklılık katmış.
Çok sıradan
üstelik de kimsenin dokunmadan
Yanından uzaklaştığı
Bir nesneye bunları katmış.
Böyle olmalı;
İnsan elinin değdiği
Gözünün ucu ile baktığı
Aklıyla tasarladığı.
İster bir resim olsun,
İster bir müzik ya da şiir,
Belki de anlattığım burada
Musalla taşı gibi hünerle dokunulmuş.
Bir caminin önünde
Sevilmeyen
Buz gibi soğuk
Ama herkesin
Bir gün üzerinden geçeceği.
Onu yapan.
Yoktan varetmemiş belki ama,
Kabadan üretmiş,
Ellerinin marifetini vermiş,
Aklının erdiğini koymuş,
Kolunun gücüyle yontmuş.
Sıradan olabilecekken
Sıradışı yapmış,
Farkındalığını katmış,
Ona farklılık katmış.
Çok sıradan
üstelik de kimsenin dokunmadan
Yanından uzaklaştığı
Bir nesneye bunları katmış.
Böyle olmalı;
İnsan elinin değdiği
Gözünün ucu ile baktığı
Aklıyla tasarladığı.
İster bir resim olsun,
İster bir müzik ya da şiir,
Belki de anlattığım burada
Musalla taşı gibi hünerle dokunulmuş.
Bir caminin önünde
Sevilmeyen
Buz gibi soğuk
Ama herkesin
Bir gün üzerinden geçeceği.
2 Ekim 2008 Perşembe
Gözlerindeki Işığı Kaybetme
Şimdi
Uyuyorsun
Yatağında.
Hafifçe üşüyorsun kaydıkça üzerinden yorgan.
Kim istemez ki;
Güzel bir uyku çekip
Kaçıp uzaklaşmak
Acı gerçeklerden.
Kim istemez ki;
Gecenin karanlığı çöktüğünde
Sabah olmasını
Bir an önce.
Gecenin sonu mudur gündüz
Yoksa gündüzün sonu mu gece.
Geceler mi bizi gündüze bağlar
Yoksa gündüzler mi geceye çıkar.
Işığın yanındaysan eğer
Ne gece ne de gündüz
Aklın ışıl ışıldır
günün her saati.
Saklanma artık
Kaçma uzaklara derin uykularda
Kovalamasın kimseler artık seni
Yakalamasın
Aklının ışığı aydınlatsın
Dünyanı da gözlerini de
Gülen gözlerin olsun ışık saçan
Dertlerine derman arayan.
Asla kaybetme
Işığı
Gözlerindeki.
Uyuyorsun
Yatağında.
Hafifçe üşüyorsun kaydıkça üzerinden yorgan.
Kim istemez ki;
Güzel bir uyku çekip
Kaçıp uzaklaşmak
Acı gerçeklerden.
Kim istemez ki;
Gecenin karanlığı çöktüğünde
Sabah olmasını
Bir an önce.
Gecenin sonu mudur gündüz
Yoksa gündüzün sonu mu gece.
Geceler mi bizi gündüze bağlar
Yoksa gündüzler mi geceye çıkar.
Işığın yanındaysan eğer
Ne gece ne de gündüz
Aklın ışıl ışıldır
günün her saati.
Saklanma artık
Kaçma uzaklara derin uykularda
Kovalamasın kimseler artık seni
Yakalamasın
Aklının ışığı aydınlatsın
Dünyanı da gözlerini de
Gülen gözlerin olsun ışık saçan
Dertlerine derman arayan.
Asla kaybetme
Işığı
Gözlerindeki.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)