19 Mayıs 2008 Pazartesi

HÜMANİZMANIN GEÇİRDİĞİ EVRELERLE İNSAN FELSEFESİNİN BAĞLANTISI

1. Giriş

İnsancılık olarak değerlendirebileceğimiz bu kavram aslında kendi başına, içinde bulunduğu toplum ve coğrafyadan, ekonomik ilişkilerden bağımsız, bilimsel temellere oturmuş genel geçer kabul görmüş bir kavram değildir. Her çağda ideolojik olarak kullanılmış ve kullanılmaktadır.

2. Hümanizma Kavramının Sözlük Anlamı

Hümanizma kavramı Latince “Humanismus” kelimesinden gelir. “Humanismus”, insan anlamına gelen “Homo” sözcüğünün sıfatlaşmış “humanus” şeklinden gelir. Türkçedeki “insani” veya “insancıl” sıfatlarının karşılığı olan “humanus” sıfatı, insana ait, insanla ilgili, hatta bazen insana ilişkin bir veriyi, bir özelliği, bir olguyu gösterir.

Latincedeki “ismus” eki ise genellikle bir görüşü, bir kanıyı, bir öğretiyi, bir düşünce dizgesini göstermeye yarar. Böylece “Humanismus”, sözlük anlamında, genel olarak, merkezini insanın oluşturduğu bir dünya görüşünün, bir düşünce yöneliminin ifadesidir.

Aslında bu kavramın tarihçesi oldukça yenidir;

• Alman Pedagog Niethammer 1808 yılında yayınladığı “İnsan Severcilik (philanthropinismus) ve İnsancılık (Humanismus) Çatışması” adlı kitabında kavramı ilk kullanan kişi olmuştur. Yazara göre bu iki yaklaşım insanın eğitimindeki iki temel eğitim dizgesidir.
• 19 yüzyılın sonlarında kavramın kullanımı yaygınlaşmaya başlar. Filolog Voigt için “Humanismus”, bir tarih çağının ve manevi bir tutumun ifadesidir. Söz konusu çağ Rönesans çağıdır.

“Humanismus” kavramının bu kadar yeni olmasına karşın 15 yüzyıl İtalya’sında “umanista” sözcüğü ile karşılaşıyoruz. Başlangıçta belagat ve klasik edebiyat hocasını kasteden bu kavram, bir süre sonra anlam genişlemesine uğrar ve eski Yunan ve Roma yazılarını toplayan, inceleyen, yayınlayan kişi olur. Hatta “umanista”, genel olarak, bilgili, kültürlü, aydın insan için söylenen bir terim durumuna geçer.

Kavramın “Humanitas” haline ise çok daha eskilerde bulabiliriz; kavram İ.Ö. 83 tarihinde yazarı belli olmayan bir yapıtta geçer: yapıtın adı “Rhetorica ad Herennium” dur. Ancak kelimenin bu eserde çokça kullanılması göz önüne alınacak olursa, aslında o dönemde daha yaygınca kullanılıyor olduğunu düşünebiliriz.

Kelimenin biçimsel olarak Latin kökenli olmasına karşın içeriğinin özü Grek’tir. “Humanitas” sözcüğünü Latin diline tam olarak mal eden ise Cicero’dur. Yukarıda değinilen eserden hemen sonra Cicero için “Humanitas”, her şeyden önce, tam anlamı ile bir insan ülküsü oluşturur; verilmiş bir gerçekten çok, gerçekleştirilecek bir ereği gösterir.

Cicero için “Humanitas” ülküsü aşağıdakileri içerir.
• Bilgi
• Kültür
• Ahlak
• Ruh eğitimi
• Terbiye
• Nezaket
• Kibarlık
• Ruh asaleti ve yüceliği
• Eli açıklık
• Kadirbilirlik
• Arkadaş ruhlu olmak
• Şen ve neşeli olmak
• Şakacı ve nükteci olmak
• Ölçülü olmak
• Zevk sahibi olmak

3. Hümanizma Kavramının Tarihsel Anlamı

Tarihsel arka plana baktığımızda ise üç faklı yaklaşım biçimi ile karşılaşırız:

• Bunlardan ilki düşünme nesnesinin mitolojiden, evrenden ve doğadan insana çevrilmesinin başlangıcı olan Antik Yunan dönemidir. Bu dönemde, Sofistler ve Sokrates’in çalışmaları ile -Cicero’nun deyimi ile- felsefe bakışını “gökyüzünden yere indirmiştir”.
• İkinci olarak 14. ve 15. YY da Rönesans dönemi ile birlikte, Antik Yunan eserlerinin tekrar gündeme gelmesi, bu kültürün tekrar canlandırılmaya, Batı kültürünün bu kültürel temeller üzerine oturtulmaya çalışılması çabalarının tümü de Hümanizm olarak adlandırılır. Burada özellikle Ortaçağ boyunca kilisenin baskısı altında ezilen insanın, insan aklının tekrar keşfedilmesi ve yüceltilmesi çabaları ile kilisenin bu baskısından kurtulma çabaları söz konusudur. Bu dönemde ilgi odağı Tanrı değil insan olmuştur. Ancak Tanrı yine yaratıcı ve en yüce güç olarak kalmıştır. Bu anlamda baktığımızda bu dönemin hümanistleri tanrısal otoriteyi sarsmak düşünce ve niyetinde değillerdir.
• Sonuncu anlaşyış ise Protogaras’ın “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” Görüşünü temel alan ve yararcılığın bir türü olan görüştür. Buna göre de bilginin ve doğruluğun ölçütü insanın gereksinim ve erekleridir.

Bu genellemelerin ışığında, aslında bugün bile hümanizm kavramı çeşitli bakış açılarından bakıldığında çok farklı olarak algılanabilmektedir. Tanımların içindeki bazı kavramları deşersek henüz bu kavramların üzerinde bile ortak bir algılayışın olmadığını görebiliriz. Örneğin insan, evren, yaşam kavramlarına baktığımızda bile pek çok yeni tartışmanın varolduğunu ya da açılabileceğini görebiliriz.

Buna bağlı olarak da rasyonalist, pragmatist, empirist, toplumcu, bireyci, gerçekçi, Marksist, varoluşçu, tanrı tanır ya da tanrı tanımaz gibi pek çok başka hümanist yaklaşımların olduğunu söyleyebiliriz.

Görüldüğü üzere ideolojik bir nitelik kazanmış olan hümanizma kavramının, nesnel bir tabana oturtulması ve genel geçer, evrensel nitelik kazanabilmesi için farklı yaklaşımlara ihtiyaç bulunmaktadır.

4. Antik Çağ’da Hümanizma
Antik Yunan’da Sokrates ile felsefe, gözlerini insan gerçeğine çevirir. İnceleme konusu insandır, insanın ahlakıdır, mutluluğudur... Ve tam bu noktada bir sorun ortaya çıkar: “Doğadan gelen” ve “insanın ortaya koyduğu” arasındaki karşıtlık. Bunun dayanağı doğa ile insanın temelden farklı olduğudur. Böylece eski Yunan’da insan, ussal olmak niteliği ile doğal olandan ayrılır. Ancak doğa da ussaldır, usumuz ile kavrayabileceğimiz yapıdadır. İnsan, ussal olmasının yanı sıra, toplumsal bir varlıktır da. Yani ussallığı ile birtakım kurumları ortaya koyabilir: ahlak, devlet, din vb.

Bu temel görüşten kaynaklanan antikçağ hümanizması temelde eğitimseldir. İnsanın bedensel ve ussal yeteneklerinin eğitim ile geliştirilmesini amaçlar. Çünkü bu hümanizmanın ereği “erdem” dir, erdemli bireyler yetiştirmektir. Platon’a göre bir toplumda ne kadar çok “değerli” (erdemli) birey varsa, o toplum o kadar “değerli” (erdemli) dir. Böylece hümanizmanın sınırları genişler, bireyler düzeyinden toplumlar düzeyine çıkar. Bu yükselmeyi sağlayacak olan da eğitimdir.
Bu tür bir hümanizma, sonraki Rönesans hümanizması ile kıyaslandığında oldukça sağlamdır; ayakları yere basar, somut bireyin kendisini gözetir. Ancak zorunlu olarak yine de sınıfsal bir bakış vardır. Bu hümanizma ancak Atinalı Yurttaşlara hitap etmektedir. Temellendirilişinde güzel olan hümanizma sonradan politik bir yan kazanır ve ideolojik bir niteliğe bürünür.

5. Stoacılar
Antik Yunan hümanizmasının ayakları yere basıyordu belki ama bastığı yer Atina’nın arka bahçesiydi adeta. Oysa bahçenin dışında kalan nice ormanlar vardı. Fakat bu hümanizma o bahçenin çitlerini aşamadı. Stoacılar bu evrenselliğe ulaştılar. Düşüncelerinin temeline insanların eşitliği fikrini koyarlarken bu eşitliği evrensel boyutta aldılar. Stoacılarda hümanizma evrensel bir niteliğe büründü; tanrının yerini doğa ve ona katılan insan usu aldı; usun gelişmesi (eğitimi) doğayı anlamayı sağlayacaktı. Yine ussallık yüceltildi ancak sonunda ussallığı meşru kılan bir mistisizme de varıldı.

6. Rönesans ve Burjuva Hümanizması
Antikçağ hümanizmasının ardından hümanizmanın ikinci evresi Rönesans ile başlayan Antikçağ yapıtlarının incelenmesine dayanan ve bu yolla bilimi kiliseye karşı savunmayı amaçlayan Burjuva hümanizmasıdır.

Feodalite içerisinde birtakım maddi koşullara sahip olan ve bunları biriktiren burjuva sınıfı bir başka otorite altında kalmak istemedi.

Rönesans ilkin İtalya’da başlar çünkü burjuvazinin en iyi oluştuğu bölgedir İtalya. Gelişen ticaret, deniz yolu ile olan dışa açılım zorunlu olarak kendini destekleyecek bir aygıta ihtiyaç duydu. Bu aygıt en tam anlamında bilimdi. Oysa bilimin savunulması varolan otorite ile ters düşmekteydi. Çünkü kilise tek otorite, doğruların tek kaynağı ve yayıcısıydı. Oysa burjuvazi pratik düşünüyordu, bilim, onun daha çok işine yarardı ve dolayısı ile kilise otoritesine ve feodalite artıklarına karşı savunulmalıydı.

Kilise, dünyaya aşkın ama aynı zamanda hâkim olan Tanrı’yı savunur. Oysa dönemin burjuvazisi dünyadaki insanı, Tanrı’nın en yüce, en üstün yaratısı olan insanı savunmak zorundaydı, üretim aracı da, tüketim yapanı da insandı.

Aslında bu noktaya kadar kilise ile burjuva hümanizması çatışmıyor. Ancak bundan sonra Burjuva Hümanizmasının savunduğu insan onuru ve özgürlüğü ile insanın evren üzerinde egemenliğini kurması düşünceleri kilise ile çatışır hale geldi. Burjuva hümanizması insana hakettiği yeri, değeri verme çabasında iken hak edilen değerin yine insanda bulunması gerektiğini savundu. Böylece dinle olan çatışmada bir adım daha atıldı. Tam bu noktada doğal hukuk kavramı oluştu. Doğal Hukuk ile tanrısal hukukun yeri dolduruldu, bir anlamda ona gerek kalmadığı mesajları verilmeye başlandı.

Şöyle diyor Petrosyan: “Feodalite içinde kapitalizm gelişiyordu. Böylece yükselen burjuva sınıfının ideolojisi, kitlelerin anti feodal ideolojisi ile bağlantılı idi, bir süre ortak amaç güttüler: Her iki ideoloji de feodalizmin koyduğu toplumsal ve dinsel sınırlamaları aşmak istiyordu. Gelişen kapitalizm sınırsız bir insan gücüne ihtiyaç duyuyordu; eskiden olduğundan farklı olarak, köle-efendi ilişkisinden kopmuş bir işçi arıyordu. Feodalizmin hiyerarşisini yıkmaya ve yasalar önünde eşitliği kurmaya can atıyordu. Çünkü kapitalizmin gelişmesi, üretici güçlerin hızlı gelişmesini gerektiriyor ve bu da bilimsel bilginin hızla çoğalmasını kaçınılmaz kılıyordu. Burjuva hümanizmasının karakteristik çizgilerini belirleyen koşullar işte bunlardı.”

Bu hümanizma anlayışı doruğuna 18 YY Fransız aydınlanmasının yapıtları ile erişti. Onlar, insanı en yüce değer olarak gördüler. İnsanın kökeninin dinsel, ruhsal açıklamalarını reddettiler, insanı doğanın bir parçası olarak kabul ettiler.

Burjuva hümanizmasının çıkış ve varış noktaları hep soyuttaki insan, geneldeki insandı. Toplumsal koşullara bakılmaksızın spekülatif bir hümanizma oluşturuldu. Bu spekülasyona hâkim olan ise burjuvaziydi. Dolayısıyla bu spekülatif hümanizma, bir burjuva hümanizması; dolayısı ile bir burjuva ideolojisi haline geldi. Çağıyla sınırlı olan bu hümanizma anlayışı çağına göre oldukça ilerici ve iyi niyetliydi.

Hümanizmanın bu türü ve bu ideoloji 19 YY da Marksist hümanizmaya karşıt olarak “Yeni Hümanizma” adı ile yeniden savunulmaya başlandı. Ancak, somut koşullardan çıktığı savında olan bilimsel Marksist hümanizma karşısında ideolojik niteliğini koruyan spekülatif felsefe olma özelliğini sürdürdü.

7. Marksçı Hümanizma
Marksçı hümanizma, burjuva hümanizmasından temelden farklıdır; Marksçı hümanizma bilimsel bir anlayış olduğu iddiasındadır. Tarihin nesnel yasalarına dayanır. İnsanlık-öncesi çağından, insanın özgürce gelişebileceği ve bütün insanlığın hızla ilerleyebileceği insanlık çağına geçişin maddi koşullarını inceler ve yasalarını çıkartır.

İnsanın sömürülmesine son vermeyi amaçlar. Bunu gerçekleştirecek olan sınıfın ideolojisini saptar. Marksçı hümanizma bir ülkü ya da öneri değil, bir gerçekleştirme yöntemidir. Marksçı insancılık spekülatif değildir, deneysel ve bilimsel verilere dayanır. Marks’a göre insanın özü denilen şeyin somut temeli toplumsal varlıktır. Toplumsal varlık da “her bireyin, her kuşağın varolan veriler olarak hazır bulduğu” üretim güçleri, sermayeler, toplumsal ilişki biçimleri toplamıdır.

Bu görüş ile burjuva hümanizmasının somut insansal özü, toplumsal temellere dayanan somut insanlara dayatılmış olur ki bu, spekülasyondan uzaklaşıp somuta ulaşmaktır. Marks için insansal öz, soyut değil somuttur, düşünsel değil maddidir, doğal değil tarihseldir, tek başına bireye değil toplumsal ilişkiler bütününe içkin bir özdür.

Marksçı hümanizm somut durumun somut analizidir; amacı yorumlamak, düşüncellikte bırakmak değil, dönüştürmektir.

Marks’a göre : “Özel mülkiyet fikrini ortadan kaldırmak için, düşünülen komünizm tamamen yeterlidir. Gerçek özel mülkiyeti ortadan kaldırmak için ise gerçek bir komünist eylem gereklidir.” Buna bağlı olarak gerçek felsefe eyleme dayanır, eylem ise somut gerçekliğin bilimsel olarak kavranmasını zorunlu kılar.
Lucien Seve’ye göre : “Tarihsel maddecilik, her türlü insan biliminin temelidir; hatta bilimsel anlayışına dayalı bir genel teoridir. Tarihsel maddecilik, gerçek insanların ve onların tarihsel gelişiminin bilimidir; dolayısı ile tarihsel maddeciliğin nesnesi toplumsal ilişkileri içindeki insanın gelişimi ile örtüşmektedir. Öyleyse tarihsel maddecilik aynı zamanda bilimsel antropolojidir ve daha net bir deyişle, bilimsel antropolojinin biyolojik bölümüyle eklemlenen toplumsal- tarihsel bölümüdür.”

Marksizm, insan bilimiyle örtüşen tarih bilimi olduğu ölçüde bilimsel hümanizmadır. Aksi halde diğer hümanizmalar gibi spekülatif olur.

8. Varoluşçu Hümanizma
Varoluşçuluk geçmiş yüzyılın başından itibaren damgasını vurmuş olan bir düşünce akımıdır. Öğretisinin kimi parçalarını Antik Yunan dönemine kadar izleyebilsek de çağdaş varoluşçuluk birbirinden çok farklı şekillerde kendini göstermektedir.

Kolayına kaçarsak, varoluşçuluğu insanın varoluşunu, somut gerçekliği içinde ve toplumdaki bireyselliği açısından göz önüne alan felsefi öğreti olarak tanımlayabiliriz.

Genel olarak bakıldığında kötümser bir felsefe olarak yorumlanan varoluşçuluk, insanın kendi varoluşunun farkındalığını vurgular. İnsan, bu dünyaya çırılçıplak atılmış olan bir varlıktır. Toplum içinde kaybolmuştur. Kendini gerçekleştirme olanakları elinden alınmıştır. Güçsüz, zayıf ve zavallıdır. Kendisi olma süreci bile kendisinin elinde değildir. Tüm başkaları cehennemdir onun için.

Varoluşçuluğun temel savlarından birisi de varoluşun özden önce geldiği savıdır. Bir başka deyişle, insan önce dünyaya gelir, varolur; sonra onu insan yapan, kendisi yapan değerler oluşmaya başlar.

Varoluşçuluğa yapılan eleştirilere karşı Sartre şunları söyler: “...insancıl dayanışma yokmuş bizde. Kişioğlunu tek başına ele alıyormuşuz, ....., bütünden koparıyormuşuz. Çünkü yalnızca öznellik olarak görüyormuşuz onu; çünkü yalnızca Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım.” Sözüne dayanıyormuşuz; çünkü yalnızca kişioğlunun tek başına kendini kavradığı anı göz önünde tutuyormuşuz. Bundan ötürü de yöremizdeki insanlarla bağlantı kuramıyormuşuz; dışımızda yaşayan ve cogito ile yanına varılamayan kimselerle dayanışma gösteremiyormuşuz.”

Bu alıntıdan anlaşılacağı üzere, varoluşçuluk çoğunlukla haketmediği eleştirilerin muhatabı olmuştur. Marksistler onu bireycilikle, dini çevreler dinsizlik ve tanrı tanımazlıkla suçlamışlardır.

Oysa temelde Hıristiyan varoluşçuluk ve Tanrı Tanımaz varoluşçuluk olmak üzere iki tip varoluşuçuluk olmakla birlikte çok farklı başka varoluşçuluk şekilleri de bulunmaktadır.

Buna karşın en temel ilke değişmeden kalır: “varoluş, özden önce gelir”.

Yine Sartre’dan alıntılayalım: “Varoluşçuya göre insan daha önce tanımlanamaz, belirlenemez; hiçbirşey değildir o zaman. Ancak sonradan bir şey olacaktır ve kendini nasıl yaparsa öyle olacaktır. Kavrayacak, tasarlayacak bir Tanrı olmayınca, insan doğası diye birşey de olamaz bu durumda. İnsan yalnızca kendini anladığı gibi değil, olmak istediği gibidir de.... insan, varolduktan sonra kendini kavradığı gibidir, varlaşmaya doğru yaptığı bu atılımdan sonra olmak istediği gibidir. Kendini nasıl yaparsa öyledir yani. Varoluşçuluğun baş ilkesi de budur işte... gelgelelim, gerçekten de varoluş özden önce geliyorsa, insan ne olduğundan sorumludur öyleyse. İşte, varoluşçuluğun ilk işi de insanı kendi varlığına kavuşturmak, varlığının sorumluluğunu omzuna yüklemektir. Ne var ki biz, “insan sorumludur derken”, yalnızca “kendinden sorumludur” demek istemiyoruz, “bütün insanlardan sorumludur” demek istiyoruz.... “İnsan kendi kendisini seçer” dediğimizde, herbirimizin kendi kendisini seçmesini anlıyoruz bundan. Ama insan kendini seçerken bütün insanları da seçer. Kendini seçmesi bütün öbür insanları da seçmesi demektir aynı zamanda. Olmak istediğimiz kimseyi yaratırken, herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlarız...”

Görüldüğü gibi varoluşçuluğun insan ve hümanizma anlayışı, daha somut insana yönelik olan ve insanın kendini gerçekleştirmesini amaçlayan bir hümanizma anlayışıdır. Bu anlayış içinde ideolojik öğeler olabildiğince yalıtılmıştır.

9. Yeni Bir Din Olarak Hümanizm

Özellikle 19 YY dan itibaren başlayan bilimlerin yükselişi ve insanlığın gündelik yaşamına da yansıyan pek çok buluş sayesinde bilimsel yöntemlere olan inanç ve saygı arttı. Bu bağlamda da insan aklının önemi ve bu araç ile ortaya koyduklarının doğruluğu kanıtlandı.

Ekonomik ve teknolojik gelişmeler ve ilerlemeler, yeni bilimsel bilgiler ve buluşlar insanlığı sürekli bir ilerleme yolu ile en yüceye erişme hevesine getirdi. Bilginin sınırına gelindiği, artık bilinecek bir şeylerin kalmadığı ya da yakında kalmayacağı, hatta yapılacak buluşların hepsinin yapıldığı gibi inanç ve yaklaşım belirdi.

Özellikle de İnsanın evrimine ilişkin olarak ortaya konan gözlemler ve bilimsel açıklamalar bu dönemde çok daha sağlam ve sarsılmaz bilgiler olarak dikkat çekti. Ancak elbette ki karşı görüşte olanlar da vardı. Başta kilise olmak üzere bu görüşlerle mücadele etme ya da dinsel yaklaşımları bu görüşlerle uzlaştırma çabaları oldu.

Renan’ın şu sözleri bu açıdan ilginçtir: “yürekten inanıyorum ki geleceğin dini katıksız bir hümanizm olacaktır, yani insanın bütününe saygı; hayat ahlaki bir değer taşıyacak, kutsileştirilecek, yüceltilecek. Yarının başlıca kanunu güzelim insanlığa özen göstermek olacak. Belli bir şekle bürünmeyecek bu inanç, hizipler ve tarikatler gibi kimseye kapalı olmayacak. Akıldan başka kılavuz tanımayan, gizli remizleri, tapınakları, rahipleri bulunmayan, kiliseler dışı dünyada gönlünce yaşayan geniş ve hür ilim.. işte insanlığı kanatlandıracak biricik inanç.”

Bu alıntıda da görüldüğü gibi insana ve insan aklına, onun saygınlığına verilen aşırı değer, hümanizmanın kendisini de adeta bir din konumuna getirmiştir. Bu açıdan bakıldığında ise hümanizma ya ateist ya da agnostik bir karakter kazanmıştır.


10. İnsan Felsefesi Yaklaşımı
Hümanizmanın yukarıda değinilen karakterine karşın insan felsefesinin konusu ve dayanağı çok daha farklıdır. Hümanizma, bir ideoloji, bir düşünüş biçimiydi. Felsefede ise insan sorunu, ya metafizik ya da mekanik yorumlarla ele alınmış ancak gereken önem verilmemişti. Ancak gelişen bilimler ve Yeni Ontoloji yöntemi ile insan önemli bir sorun yumağı haline geldi. Ontolojik yöntemlerle ayrılan dünyada insanın yeri, diğer varlık tabakaları ile ilişkileri, benzerlikleri ve farklılıkları sorun haline getirildi.

Bu yaklaşım ışığında günümüzde insan; madde, bitki ve hayvan gibi başka varlık tabakaları arasında özce onlardan bir varlık tabakası olmak anlamında, bilim ve felsefesinin konusudur.

İnsan felsefesinin kurucusu Max Scheller’dir ona göre insanın kendi kendisinin bilincine varmasının tarihi, onun mitsel, tanrıbilimsel ve felsefi görüşlerinin tarihinden önce gelmelidir. Bu tarih, insanbilime bir giriş olabilir. Scheller’e göre insanın ayırıcı niteliği tin’dir.

İnsanın kendisine ilişkin bilinçliliği geliştikçe insan tanımları ve anlayışları da farklılaşır. Scheller bunları şöyle ayırır:
• Dinsel görüş,
• Homo Sapiens (Akıllı İnsan / Bilen İnsan) görüşü,
• Homo Faber (Alet Yapan İnsan) görüşü,
• Tüm insan kültürünü onun dirimbilimsel zayıflığına dayatan görüş,
• Üstün insan görüşü.

Scheller’e göre insan kavramının iki anlamı var:
• Belirli bir hayvan türü olarak insan
• Evrende özel bir yeri olan insan, yani kişi olarak ortaya çıkan tinsel-dirimsel / psiko-vital bir varlık olarak insan.

Scheller, tamamen Yeni Ontoloji yöntemine dayalı olarak insan denen somut bütünlüğü inceler. İnsan doğaya bağımlı olan bir varlıktır. Ancak onun daha üst bir kademe olarak canlı olma ve daha üst olarak da ruhlu olma özellikleri vardır. Böylece o, psiko vital bir varlıktır. İnsanın bir de bağımsız, özerk bir yanı vardır. Bunu ruhbilim ve dirimbilim incelemez. Bu inceleme alanı insanı hayvandan ayıran “tin” alanıdır.

Scheller’in amacı insanın kozmosta özel bir yeri olduğunu ve insanla hayvan arasında niceliksel değil, niteliksel bir farklılık bulunduğunu temellendirmektir.
Scheller’in kurucusu olduğu insan felsefesi hümanizma gibi bir “izm” değildir. Bu nedenle ideolojik metafizik bir özellik taşımaz. İnsan felsefesinin hareket noktası insanın somut varlık bütünlüğüdür.

Hümanizmalar bir insanlık ideolojisi ortaya koymaya çalışmışlardı. Oysa insan felsefesi, somut insanın diğer varolanlardan olan farkını ortaya koyma, onun dünyadaki yerini saptama, özniteliklerini belirleme çabasındadır. Onun araştırma alanı, birer fenomen olarak ortaya çıkan insan başarılarıdır. Örneğin insan; bilen, eyleyen, değerler kuran, özgür olan, çalışan, ideleştiren bir varlık olarak ele alınır. Bütün bu fenomenler insanın somut varlık bütününden çıkan ve onu diğer varolanlardan ayıran niteliklerdir. Böylece en genel anlamda insan felsefesi, insan ile hayvan arasındaki farklılıkları ortaya koyma çabasındadır ki, bu farkı da somut insanın analizi ile ortaya çıkan tinsel fenomenler aracılığı ile yapar.

Hümanizmanın ise böyle bir kaygısı yoktu. O da insandan yola çıkıyor, onun doğadaki özgül yönünü saptıyor ancak bunun üzerinde derinlemesine analizde bulunmuyor. Hümanizma daha pratiğe yakın, daha politik bir görünüm arz ediyor. İnsan felsefesi insanın tasvirine çabalarken hümanizma ona erekler saptıyor.

Hümanizma, insanın kendi kendisinin bilincine varma çabasının bir aşaması olarak görülebilir. Kendi kendinin bilincine varma çabası ise insan felsefesi ile olgunluğa ulaşıp ontolojik olarak temellendirilmektedir. Yani bir anlamda insan felsefesi hümanizmanın temellerini bilimsel olarak ortaya koyup sorgular durumdadır. Bu yolla aslında insan felsefesi hümanizmaya sağlam temeller vermektedir. Örneğin artık Atina hümanizmasındaki Atinalı Yurttaş’a has olan haklar ve nitelikler, ontolojik temellere dayanan insan felsefesi ile savunulamaz hale gelmiştir. Bu tür bir hümanizma yerini global bir insan anlayışına bırakmak zorundadır. Bu yolla da hümanizmanın evrenselliği gerçek anlamda sağlanabilecektir.

Bugünkü yaygın bakış açısı ile Hümanizma ideolojik olarak kullanılmaktadır. Ekonomik politikaların temelinde gelişen yaklaşımlar ile baktığımızda hümanizmanın erekleri tamamen göz ardı edilmekte ve egemen devletlerin yönlendirmesi ile kendilerince uygun bir hümanizma anlayışı pompalanmaktadır. Örneğin, hümanizmanın ereği erdemli bireyler ve erdemli toplumlar yetiştirmek ve bunu yaparken de insansal değerlerin en tepeye konulmasını sağlamaksa, bugün dünyanın içinde bulunduğu durumu tekrar sorgulamak gereklidir.

“Uygar” Batı vatandaşlarının hümanizma anlayışı ile pratikteki davranışları, kalın bir hümanizma perdesi ile gölgelenmiştir. Bir tarafta örneğin, lüks tutkusu içinde bir pırlantaya ödenen servetler varken, diğer tarafta, örneğin Güney Afrika’da, pırlanta madeninde modern köleler olarak çalıştırılan başka insanlar vardır.

Dünyamızın bugünkü durumunu gözlemlediğimizde Hümanizmanın artık yeni bir çağa girmekte olduğunu düşünebiliriz. Acaba, “uygar” Batı dünyası kendi değerlerini, ekonomisini, güvenliğini, refahını korumak adına zaten ekonomik platformda varolan insanlar arasındaki eşitsizliği daha bir temellendirmek için bir takım düşünsel çabaları takdir edip teşvik edecek mi? Hümanizmanın ereklerinden biri olan dünya vatandaşlığı artık bir yalan mı? Yoksa yine bu “uygar” devletlerin koyduğu hümanist kriterlere uyanlar için bir erek olmaya devam edecek, ama diğerleri için yepyeni bir sınıf mı yaratılacak?

Kanımca, bu yüzyıl insanlık için yeni bir hümanizmanın düşünsel temellerinin tartışılıp oluşturulmaya başlanacağı bir dönem olacaktır.




Kaynaklar:
Mengüşoğlu, Takiyettin ; “İnsan Felsefesi”
Scheller, Max; “İnsanın Kozmostaki Yeri”
Marx & Engels; “Alman İdeolojisi (Feuerbach)”
Seve, Lucien; “Bilimsel antropoloji ve Bilimsel Hümanizm”; Felsefe Dergisi 89/4
Petrosyan, H.; “Aydınlanma ve Burjuva Hümanizmasının İlerici Dönemi”; Felsefe Dergisi 89/2
Arat, Necla, “İnsan Felsefesine Giriş”, (Ders notları)
Zekiyan, Boğos; “hümanizm”, İnkılap Kitabevi.

SENİN UMUDUNLA

SENİN UMUDUNLA

Nedendir bilmem

Tuhaf bir duygu var içimde

Ölmüş de dirilmişim gibi

Çok içimişim de ayılmışım gibi

Dünyaya yeni gelmişim gibi.

Nasıldır nedendir bilirim elbette

Ama diyemem sizlere

Dilim bağlı,ellerim bağlı

Yüreğim küp içinde toprağa gömülü.

Olsaydım eğer

Olduğumdan farklı biri

Ne böylesine acılar çekerdim

Ne düşünürdüm

Geride bırakacaklarımı

Beni ben yapan değerler

Engelliyor beni

Ama hürüm düşüncelerimde

Hürüm kararlarımda

Ne zaman ki düşünürüm seni

İçim hep acıyla dolar

Aklım hep huzursuz olur.

Ama bilirim ki varsın ve oradasın

Yüreğin atıyor ve yaşıyorsun,

Çok sükür derim o zaman

Çok şükür ki umut var hala...

4 Mayıs 2008 Pazar

YOLLARI ÇATALLANAN BAHÇE

Aklımın yolunu seçtim hep,

Ne düzdü

Ne de çok karmaşık

Ama çatallaydı yollar

Kararsız kaldığım da oldu, kararsızlıktan ağladığım da

Geriye baktığımda anladım ki kaybolacağım dönersem eğer

Hep ileri her zaman

Ne kadar çatallansa da yollar

Her zaman bir yol var

Anladım ki;

Eğer özgürsem yollarımı seçmekte

Aklım karar veriyor ne zaman nasıl ve kaç çatal olacağına yollarımın

02 05 2008 12:15

30 Nisan 2008 Çarşamba

Bir Düş Kurdum kendime

Bir düş kurdum kendime

Düşümde ben yoktum

Belki hiç gelmemiştim dünyaya

Belki de çoktan geçip gitmiştim

Tek bir iz bırakmadan.

Bir düş kurdum kendime

Düşümde yoktum, ama ağladım.

Düşü kuran mıydım, yoksa düşün içinde bir parça mı?

Anlayamadım; ama ağladım.

Bir düş kurdum kendime

Düşte miyim, değil miyim,

Hala bilemiyorum.

21 07 2005

Aradığımız Ölüm

Değişen ne
Şu kısacık ömrümüzde.

Aradığımız ne
Beklediğimiz
Umduğumuz

Eninde sonunda kendimizleyiz
Başbaşa

Adı kimi zaman yalnızlık
Kimi zaman ölüm.

20 07 1997

O An

O an geldiğinde güzelim
Yani artık kayıtsız kaldığımda
Savaşlara; kitleleri yokeden
Açlığa yeryüzünde
Tepki göstermezsem.

İşte o an güzelim, o an geldiğinde
Haksızlıklara kayıtsız kaldığımda
Umursamaz olduğumda acılarını
İhtiyaçlarını insanların

O an güzelim, işte o an

Eğer sevmekten kesilirsem seni
Bil ki o an durmuştur yüreğim
Donmuştur kanım

İşte o an güzelim, o an geldiğinde
Bil ki bayrak senderdir artık.

Ekim 1995

Varolmaktan Kesildim

Serseri bir kurşundu
Dağıtan beynimi
Durdu yüreğim,
Dondu kanım.
Anılarım,
Beklentilerim,
Sevgilerim...
Hepsi yokoldu,
Silindi.
Bir cesettim artık
Soğuk ve ruhsuz.

Ne bir özlem vardı
Ne bir sevgi
Ne de bir anı kırıntısı

"Var" da var değildi artık
Benim için.

Bir serseri kurşun
Varolmaktan kesmişti beni.

Ocak 1993

26 Nisan 2008 Cumartesi

Resim

Yaşlı gözlerle bakma bana öyle
Biliyorsun döneceğim sana yine
Haydi sil artık gözlerini, -silsene.
Dayanamıyorum seni böyle görmeye.

Ağlama artık, konuş benimle
Kaldır alınından dökülen saçlarını
Kaldır ki bir kez daha göreyim,
Gözlerinin rengini.

Bükme dudaklarını, bükme öyle
Küskün çocuklar gibi.

konuş benimle, konuş bir tek kelime
İnan ki çok seviyorum seni
Ama her an yanında olamam ki!

Evimiz olacak birgün; ufacık, kutu gibi.
Öylesine ufak ki;
Bir köşesinde sen, bir köşesinde ben
Otursak bile
Ellerimiz değecek birbirine
Nefesini çekeceğim içime...
....

Ama biliyorsun hayal hep bunlar
Yaşayamayız, tadamayız bu mutlulukları
Çünkü sen bir resimsin, anlıyorsun değil mi?
Ama;
Gün gelecek çerçeveleteceğim seni;
Evimin en güzel köşesine asmak için
saatlerce seyredip
Huzur bulabilmek için.

21 04 1987

Yağamadı Gözlerim.

Yağacak bir kuytu aradı
gözlerim
Bulamadı...
Yağamadı...

19 Nisan 2008 Cumartesi

HAYALGÜCÜ

Bugün;
Dünyayı dolaştım
Gözlerim kapalı
Ayaklarım durgun...
Paris’teydim sabah;
Tek tek çıktım –ikişer değil- basamaklarını Eyfel’in
Derin derin nefes çektim içime
Her basamağında Paris’in...
...
Tükendiğinde basamaklar
Ne nefes kalmıştı, ne hal
Büküldü dizlerim hayalimde
Bir başkaydı Paris
Sabahın yedi onbeşinde
...
İnatla ufku zorlayan güneş
Sonunda başarmıştı
Paris semasından
Eyfel’in zirvesine indirmeyi
Işıklarını
...
Görünmüyordu Eyfel’den
Paris’in sanatçı kahveleri ama
Ben herzaman o kahvelerdeydim
Sanatçılarla
...
Yükselmeye başlayınca güneş ışıkları
Yerden semaya doğru tekrar
Gömülmeye başladı Paris
Karanlığa
En tenha sokağına kadar
Ve aldım düşüncelerimi
Paris’ten New York’a
Ve Londra’ya ve Roma’ya
İşte böyle
Benim ömrüm
Gezmekle geçiyor dünyayı
Paris’ten Londra’ya, Bonn’a, New York’a...
Gezerim bütün sonsuzluğu
Bende bu hayal oldukça.

Kasım 1987

BEN

Bazen kaçarım insanlardan

En loş, en tenha köşeye

Bazen Beyazıt’ta bir bank’a

Bazen okulun en ıssız köşesine

Oturur düşünürüm kendimi

Toplamaya çalışırım kafamı

O yoğun karmaşada

Kimsenin kendisini dinlemediğinden yakınan

Sessizliği dinlerim ben o ıssız köşede

Bazen insan sesleri gelir kulağıma

Kimi şen şakrak

Kimi ağlamaklı

Yaprakların hışırtısını dinlerim

Güvercinlerin kanat çırpışını

İnsanları izlerim bazen, yükseklerden

Minnacık görünürler en heybetlileri bile

Koşuşan böcekler gibi

Kimisi bir direğe yaslanır

Gazetesini okur

Bid diğeri bağırır “sıcak simitlerim var” diye

Yakılanır sesi caminin taş avlusunda

Hepsi farklı insanların,

Dünyaları, umutları, sevinçleri, üzüntüleri...

Herşeyleri farklı....

İzlerken insanları

Uçup gider bazen düşüncelerim

Birleşir diğer insanların düşünceleri ile

Böyle hissetmeye çalışırım onları

Birer insan olarak.

Ben nefret etmem kimseden

Hor görmem bir tek kişiyi bile

İster zengin olsun, ister fakir

İster köylü, ister şehirli

Ya da bir dilenci....

Farketmez bence bunlar

Yeter ki “insan” olsunlar.

Ben insanları severim

İyisiyle kötüsüyle

Dostlarımdır onlar benim

Kendileri bilmeseler bile

Kırmam dostlarımı asla

Vurmam hatalarını yüzlerine

Bilirim çünkü en ağır tokattır onlar

Anlatırım hatalarını

Uygun bir zamanda güzelce

Bitmese derim dostluğumuz

Yollarımız ayrılsa, vaktimiz tükense de

Ben yalnızlıktan hoşlanırım

Kaçarım zaman zaman insanlardan

Kaçarım başka dünyalara

Koparırım bu dünya ile olan bağlarımı

Kısa bir süre de olsa dolaşırım boşlukta

Ama neticede insanım ne de olsa

İhtiyacım var zaman zaman

Aranıp sorulmaya “Nasılsın” denmeye

Ve özellikle duymaya

“Seni Seviyorum” cümleciğini

İhtiyacım var... anlayın beni...

Ben severim vapur yolculuklarını

Denizin nemli havasını, hoş kokusunu

Martıların çığlık çığlığa uçuşunu

Bir cam kenarı kapmak için insanları koşuşunu

Ben severim;

Yaz akşamları Çamlıca’da

Gün batımına bakıp

Sonsuzluğu izlemeyi

Sonra koşmayı

Gündoğumuna doğru

Yeni gelen günü karşılamak için

Severim elimde olmayarak.

Yaz yağmuru altında dolaşıp

Karıncaların böceklerin

Yağmurdan kaçışlarını seyretmeyi

Islak toprağı doyasıya koklamayı

Uzanıp çimenlere sırtüstü yatmayı

Yüzümü gökyüzüne dönerek

Gözlerimi yummayı sıkıca

Hissetmek için yağmuru, toprağı, güneşi....

Severim ben

Hem de çok....

Mayıs 1987

ANTROPOLOJİK BİR KATEGORİ OLARAK ÖZGÜRLÜK

ANTROPOLOJİK BİR KATEGORİ OLARAK ÖZGÜRLÜK
“Özgürlük” sözcüğü bende farklı çağrışımlar uyandırır. Bu sözcük sözkonusu olduğunda ilkin aklıma sözcüğün gramatik yapı içindeki kullanımı gelir; acaba “özgürlük” bir “ad” mı yoksa “edim”i mi belirtiyor. Kendi açımdan bu sorunun yanıtını “edim” olarak beliriyorum.
“Edim”, “eylem” insanın en temel özelliğidir. Canlı- cansız tüm varolanlar bir devinim içindedirler. Bu devinimlerin kuralları ise bize bilimler tarafından sunulmaktadır. Bilimler aracılığı ile biliyoruz ki edimlerin büyük çoğunluğu belirlenmiş, determine edilmiştir. Cansız dünya ile uğraşan bilimler formülleri ve kanunları ile birtakım zorunluluk yasalarını bize veriyorlar. Ancak bu alan tamamen sorunsuz değil; işin içine rastlantısallık girince bir patırtı kopuveriyor.
Kendi görüşüme göre özgürlük bir bilinç işidir. Öyleyse özgürlükte sözetmek için bilinçli bir varlığa gereksimimiz var. Öyleyse özgürlük, insan varolduğu sürece sözkonusu oalcaktır, özgürlük ile insan arasında bir çift gerektirirlik vardır. Bu açıdan, “insansal bir kategori olarak özgürlük” deyimini sadece insanın, insanoluş süreci aşılmış bir aşamanın imi olarak kullanacağım.
“insansal bir kategori oalrak özgürlük” dediğmizde anladığımız şey; insanın insan oluşunun özniteliği olarak özgürlük anlayışıdır. Doğa, insan dışı dünya anlamına gelmez; insan da doğadır, doğaya içkindir. Doğadaki varlıklar arasındaki kategorileşmede apayrı ve özel bir yeri olması onu farklılaştırır. Ya da bir başka ifade ile onun öznitelikleri onu farklılaştırmış ve kategorik olarak özel bir yere getirmiştir.
Burada ele aldığım özgürlük, insanın değerler oluşturan bir varlık olması ile ilintili olacaktır.
İnsan, doğada, değerler oluşturan tek varlıktır. Hayvanlar için de birtakım değerlerin bulunduğu söylenebilir, ancak onlar bu değerleri oluşturmamışlardır; onlarda değerler daha çok içgüdüseldirler. Oysa insan değerlerini kendisi oluşturur. Bütün yapıp etmeleri, onun, değerler oluşturmasını öngörür. İçgüdüsel hareket etmediği için edimlerine bir sıra , bir düzen vermek zorundadır; bunu da ancak oluşturduğu değerler aracılığı ile yapar.
Değerler oluşturmak açısından insanın özgürlüğünü ele aldığımızda, onun, bir açıdan özgür, diğer bir açıdan bağımlı olduğunu söylemek gerekeceğini sanıyorum.
İnsan, yalıtılmış bir “tek-varlık” değildir; bir toplum içinde yaşar. Toplumun özniteliği, ortak bir değerler sistemidir. Toplum içinde dünyaya gelen insan da toplumun değerlerini benimser. Bu açıdan onun özgür olduğunu söylemek güçtür. Ancak bir başka açıdan akıl sahibi bir varlık olarak insan, aklını eleştirel kullandığında özgürlüğe yaklaşır. Toplumun değerler sistemi içerisinde kendi bireysel değerlerini oluşturabilir, oluşturduğu bu değerlerin sistemli olması kaygısının da bulunmaması tercih edilir bir durumdur. Çünkü değerlerini bir sistem doğrultusunda oluşturmak, sistem dışı kalanları dışlamak, sistem dışına çıkamamak anlamına gelir ki bu da özgürlükten verilmiş büyük bir ödündür.
“Aklını eleştirel kullanmak”, bireyselleşmek demektir. Bir bilinç sahibi olan, bireyselliğinin farkında olan insan aklını kullanacak ve ya tek tek değerleri ya da toptan değerler sistemini eleştirecektir. Bu eleştiri de, yıkıp bırakmak amlamında bir elştiri olamaz. Çünkü insanın yaşamını sürdürebilmesi için bir takım değerlere sahip olması gerekir; böyle olmadığı takdirde insanın yaşaması tehlikeye düşer. Bu açıdan insan, yıktığı, kendisine yabancı olan, uslamlamasına sığmayan değerlerin yerine yenilerini koymak zorundadır. O, bu yeni değerleri özgürce koyar. Değerler oluşturmadaki özgürlüğü bu anlamda ele alıyorum.
İkinci aşamada insan, değerleri ile yaşam edimlerini oluşturur. Öngördüğü değerleri çerçevesinde amaçlarını saptayarak, bu amaçlar çerçevesinde araçlarını belirleyecektir. İşte insan, değerlerin determinasyonu ile belirlediği amaçları ve amaçlarının determinasyonu ile belirlediği araçları (edimler) açısından özgürdür. (Amaçların determinasyonu dedim; ancak bu, bir üst aşamada yine değerlerin determinasyonudur.) Burada bir soru sorulabilir: Burada “özgürlük” dediğimiz yerlerde aslında bir “zorunluluk” yok mu? Eğer araçları (edimleri) amaçlar, amaçları da değerler belirliyorsa kesin bir determinizm yok mu? Bence yok; çünkü birey, değerlerini özgürce saptar, temelinde özgürlük olan bu değerleri ile amaçlarını saptar (dikkat edilmelidir ki değerler ile amaçlar arasında neredeyse bir özdeşlik vardır, amaçlar, değerlerin daha bir somuta indirgenmişidir.) bunlara giden yol olan araçları daha sonra belirler. Hepsinde, ilk baştan gelen bir özgürlük var.
Böylece özgürlük sorunu, bir bireyselleşme sorunu olarak ele alınmalıdır. Buna göre özgürlük dereceleri bir toplumdaki bütün insanlar için eşit düzeyde olmayacaktır. Onlar, kendi bireyselliklerini elde edebildikleri ölçüde özgür olacaklardır.
Benim olumlu anlamda aldığım özgürlük böyle belirlenebilir. Ancak bir de olumsuz anlamda özgürlük vardır ki bu da insanın kendisini cansız doğadaki nedensellikten ve hayvansal içgüdüden kurtarması, özgürleşmesi anlamındadır. Bu anlamdaki özgürlük, gerçekte, cansız doğadaki zorunlu nedenselliğin bir gereğidir. Bu nedensellik belki kör bir nedenselliktir ama ileri işleyen bir süreç olduğu da kabul edilmelidir. Bu süreç içinde bir nokta da olumsuz anlamda ele aldığım özgürlük, kaçınılmaz bir aşamadır.
Anropolojik açıdan özgürlük dendiğinde bu iki anlamdaki özgürlük ele alınır.
İzzet Metcan
7 Kasım 1990

17 Nisan 2008 Perşembe

Varoluş

Sonsuz yalnızlığın ortasında

Ne bir pencere

Ne bir nefes

Uzaklardan gelen insan sesleri

- Yakınlardalar oysa

Görüyorum, duyuyorum, dokunuyorum.

Ama hepsi “başkası” benim için

Hepsi yabancılar özüme;

Gördüğümü görmez,

Duyduğumu duymaz,

Hissettiğimi hissetmezler.

Ne acısını bilirler varoluşun

Ne de hazzını.

Ben mi farklıyım,

Yoksa sadece bir tek kişi daha var mı?

Benimle paralel hisseden

Ne sormak gerek bunu

Ne sorgulamak

Herkesin kendine göre bir yaşamı

Kendine göre bir amacı

Kendine göre maceraları ve hedefleri var.

Ama hep ıskalanıyor nedense

Her şeyin altında yatan “varoluş”ları

Günü kurtarmanın, günü yaşamanın endişesi

Bizleri kendimize, kendi varoluşumuza yabancı kılıyor

Oysa neyiz ki birer varlıktan başka;

Topraktaki böcek gibi,

Göklere uzanan ulu ağaç gibi,

Onbinlerce yıla direnen yüce dağlar gibi

Varız bu evrende; bir ol isteğiyle.

16 Nisan 2008 19:10

Damla

Bilmiyorum bu düşüşün nedeni nasılını

Düştüm bir yağmur damlası gibi

Göklerden yere.

Ödül müydü bu, ceza mı?

Yoksa sadece bir rol müydü bana biçilen

Düştüm bir yağmur damlası gibi göklerden

Ne zamanını bildim, ne mekanını

Kimse sormadı, olur musun demedi,

Bir kuvveydim, fiil oldum

Düştüm bir yağmur damlası gibi

Bazen uzaklara sürüklendim

Bazen öfkelendim buhar oldum

Donakaldım bazen

Bazen de can verdim

Düştüm; bir yağmur damlası

Döne dolaşa gittim geldim

Kiminde toprağa bereket oldum

Kiminde bir başkasına yoldaş

Kiminde bir seven, kiminde sevilen

Mekanın içinde zamansız bir yağmurdum

Çoğaldım, durmadım

Yıkıldım, yılmadım

Üzüldüm, yok olmadım

Hep vardım, hep var olacağım

Ya bir yağmur damlası olarak

Ya da okyanus.

16 Nisan 2008 18:58

15 Nisan 2008 Salı

TÜKENİK


Bazen tüketir insanı ilişkiler,
Bazen bıkarsın insan yüzü görmekten,
Bazen duymak bile istemezsin çalan telefonu, açmazsın duysan da.
Belki bir yorgunluktur bu, yaşamaktan,
Yaşamla mücadele etmekten kaynaklanan...
Umudun olmalı yarın için,
Umudun olmalı sadece uyuyup uyanacağın an için,
Umudun olmalı yine ve yeniden yazabilmek için.
Yoksa uyu şimdi ve uyanma bir daha.
14 Nisan 2008

8 Ocak 2008 Salı

Çocukluk

Zordur bir çokcukla konuşmak,
Sevimlidirler, yaramzdırlar
Ama daha çok da densizdirler.
Belki de bunladandır herkese genellikle kolayca yaklaşmaları, iletişim kurabilmeleri.

6 Ocak 2008 Pazar

Varken Yok Olmak

Yabancıyım buralarda
Öylesine geldim,
Geçiyordum sadece
Ne amacım belli,
Ne yönüm
Ne kendimi biliyorum.
Geçerken buralardan
Arıyorum aslında kendimi
Bulursam bir gün
Yerleşeceğim buralara
Bulamazsam eğer
Birgün mutlak tekrar geleceğim

Ne şimdi anladınız beni
Ne tekrar geldiğimde anlayacaksınız
Gönül işidir anlamak, akılla olmaz sade
Hissedin arayışı, ahengi, dinginliği
Bulursunuz belki o zaman kendi benliğinizi
...
Gittim geldim bile ben,
Kimse farketmeden.
Gitmek ya da gelmek
Devinmek ya da durmak
Zamanın içinde olmak, ya da mekanın
Birini seçmek zorunda değilsiniz
Hepsi birden olmayı denediniz mi hiç
Varken yok olmayı
Buradayken orada da olmayı
Devingenken durağan olmayı.
Herşey sizde saklı
Birşey olmak değil, olmak isteyin sadece
Olursunuz o zaman.

06 Ocak 2008 00:55

Tanrıyla Diyalog

Yokluğuna yerinemem
Varlığına sevinemem
Ben yokluktan gelmişim
Sense yokluğun sahibi

Dilim dönmez demeye
Ruhum gelmez huzura
Aklım yetmez tarife
Varsan varsın, ki bana ne

Korkmam kimseden- senden dahi
Yücelerin yücesiysen anlarsın beni
Ne korku bu, ne de sevgi
Ben bir su damlası, sen bir okyanus
Dönüp geleceğim sensin
Özüm sensin, ben senim, sen bensin

6 Ocak 2008 00:48

4 Ocak 2008 Cuma

PLATON VE ARİSTOTELES’TE KADIN

PLATON VE ARİSTOTELES’TE KADIN


Platon ve Aristoteles’te “kadın” sorununa girmeden önce Antik Yunan’da demokrasi ve bu demokraside kadının yerine bakmak gerek. Ancak bu sayede Platon ya da Aristoteles’in ne ölçüde çağlarını yansıttıklarını ne ölçüde bu genel görüşü aştıklarını, ilerici ya da gerici olduklarını anlayabileceğimizi sanıyorum.

Demokrasinin temelleri Yunanistan’da Atina’da atılmıştır. Bu sistem Yunanlılar arasında gelişmiş, 6. ve 4. yüzyıllar arasında Atina sitesinde en olgun düzeyine çıkmıştır. Ancak Atina’da da sürekli bir demokrasiden söz etmek de mümkün değil. Zaman zaman büyük kargaşalar yaşanmış, Aristokrasi ve Tiranlık dönemleri de Atina tarihine geçmiştir. Ancak yine de Solon zamanından Demostenes’e kadar demokrasiyi yaratanlar ve yaşatanlar Atinalılar olmuştur.

“Atina Demokrasisi” en parlak dönemini Perikles zamanında yaşadı. Bu dönemde devlet, bir tür sosyal yardım kurumu haline geldi. Perikles şöyle diyor:”Bizim, komşularımızın yasalarına benzemeye çalışmayan bir siyasal sistemimiz var… Sistemimize, azınlık değil çoğunluk tarafından yürütüldüğü için, demokrasi deniyor. Özel anlaşmazlıklarımız olduğunda yasalar herkes için eşitliği sağlar. Fakat kamu alanında da bir bireye verdiğimiz değer, statüsünden değil, becerisinden kaynaklanır. Yoksul bir kimse de, devlete verebileceği bir hizmet varsa, itibarı yoktur diye hizmetten alıkonamaz.” Perikles, çıkardığı bir kanunla ‘Atinalı Yurttaş’ olarak, ancak tam yurttaşlık haklarına sahip ana ve babadan doğanları kabul ederek, yukarıdaki açıklamalarına bir sınır çizmiş oldu. Tam yurttaşlık haklarının ve siyasetin ancak erkeklerin tekelinde bulunduğu göz önünde tutulduğunda ise Perikles’in demokrasisinin alanı daralır.

Kısa bir sure sonra Perikles bazı askeri yenilgiler nedeni ile yargılanarak para cezasına çarptırıldı. Ve bundan sonra Atina Demokrasisinin çöküşü başladı.

Alkibiades Atina Demokrasisini “herkesin teslim ettiği bir delilik” olarak niteliyordu. Xenefon da “Atina Anayasasında demokrasiyi eleştiriyordu. Demokrasiyi, cahilliği ve disiplinsizliği yücelttiği için kınıyordu. O’na göre: köleler ve yabancı göçmenler bile itaatsizdirler ve yerlerinde durmazlar. Fakirler, çoğunlukta olmalarının verdiği gücü, aşırı vergilerle mülklerini kamusallaştırma yoluyla, zenginleri soymak için kullanırlar.

Atina’da demokrasinin Perikles'in yurttaş olarak tanımladığı kişilere has olmasına karşın Atina’da çoğunluk bu niteliğe sahip değildi. M.Ö. 400 civarında bir milyon kişi olan Atina nüfusunun yarıdan çoğu kadınlar, çocuklar, köleler ve yabancı işçilerdi. Atina, çoğulcu bir ticaret toplumuydu ve bu nedenle köleler ile yabancı işçilere ihtiyaç duyuyordu. Oysa bunlar “Atina Demokrasisi” çerçevesinin sınırları dışında kalıyorlardı.

Kimi kaynaklardan Atina’lı erkeğin, evine bağlı olmayan, dışa dönük ve aile ile ilişkisinin gevşek olduğunu öğreniyoruz. Çünkü kadın ile erkek arasında çok büyük bir mesafe vardı. Kadının, evin dışında örtündüğü, ancak üst düzeydeki ailelerdeki kadınların ve kölelerin yüzlerinin de açık olduğu da söyleniyor. Kadının zihin seviyesinin erkeğinkine erişemeyeceği görüşü vardı. (Bunun felsefi temellerini Aritotales’te göreceğiz) kadının site içinde önemsiz bir yeri vardı; evde, evin birinci katında kendisine ayrılmış bir odada yaşardı. Aile içinde değeri vardı ve saygı görürdü. Ancak dört duvar arasında kaldığı için kamu yaşamına katılamazdı. Ancak istisna olarak bazı yoksul kadınların toplumsal yaşama katıldığı, bir şeyler satarak geçinmeye çalıştıkları görülürdü. Kadının kiminle evleneceğine babası ya da vasisi karar verirdi. Koca karısını tek taraflı olarak boş düşürebilirdi. Yasal olarak, kadının isteği üzerine boşanması öngörülmüştü ama bu çok enderdi. Miras da tümüyle erkek çocuklarına kalırdı.

Ev yaşamının dışına çıkamayan kadınlar, Yunanlıların çok düşkün olduğu şölenlere de alınmazdı. Ev yaşamında çocuk yetiştirmekten köleleri yönetmeye kadar yükümlülükleri vardı. Tek eğlenceleri kadın toplantılarıydı.

Isparta’da durum çok daha farklı idi; kadın hemen hemen erkek ile eşitti. Kız çocuklar da erkek çocuklar gibi eğitim görürlerdi ki bu uygulama sonradan Atina'ya da girdi. Isparta’da mülkiyet hakkı olmadığından mirasçılar da olmuyordu.

Platon’a göre birey olarak insan söz konusu değildir. İnsan ancak toplum içinde varlığını sürdürebilir. Mutluk da Platon’da toplumsal bir amaç kazanır. İnsanlar mutlu olmak için yaşarlar ve mutluluğa ancak bir kurum içerisinde erişebilirler. Bundan dolayı Platon toplumsallaşma sorununu ele alacaktır. Ona göre bir devletin gerçekleşebilmesi için düzen ve adalet zorunludur. Bu andan itibaren yasa koyuculuk görevini üstlenir.

Platon’un devletinde üç sınıf vardır; bunları toplumun ihtiyaçları ve insanların yetenekleri açısından bölümlemiştir. Bu sınıfların en alt olanları çiftçiler ve zanaatçılar sınıfıdır. Bunların hiç bir siyasal hakkı olmamakla birlikte yasalara ve törelere uymak zorundadırlar. İkinci sınıf savaşçılar sınıfıdır. Bunlar devleti korur. Bunların da siyasal hakları yoktur. Üçüncü sınıf önderler sınıfıdır. Bunlar devleti yönetmekle yükümlüdürler.

Platon bu sınıfları iyice birbirinden ayırıp ve bir sınıftan diğer sınıfa geçişi düzen bozucu olarak niteler. Toplumun mutlak yöneticileri önderlerdir. Önderler, adaleti sağlayacaklardır.

Devlette düzenleyici güç ise eğitimdir. Eğitimi düzenleme işi filozoflarındır. Isparta’daki eğitim anlayışı buraya yansır. Çocuklar ailelerinden alınarak kızlı erkekli aynı eğitimden geçirilirler.

Devlet’in beşinci kitabında ideal devlette kadının yerini sorgularlar. Ancak bir çekincesi de var sözlerine başlarken, kendisinin, olmayacak şeyler tasarladığı düşünülecek diye korktuğunu söyler. Çünkü getireceği düşünceler çağının toplumuna göre hayli farklıdır. Platon’un burada ana düşüncesi devlet bekçiliği açısından kadının yeridir.

Ona göre kadın ile erkek yaradılıştan ayrıdır. Ancak bu ayrılık bir cinsiyet ayrılığından öte değildir. Platon bu ayrılığı önemsemeyecek ve devlet bekçilerinin, eşleriyle birlikte aynı işleri görmeleri gerektiğini ileri sürecektir.

Platon “… Devletin yönetiminde kadının kadın olduğu için, erkeğin de erkek olduğu için daha iyi yapacağı iş yoktur. “diyor. “Yaradılıştan her iki cinste de aynı güçler vardır. Kadın da erkek gibi bütün işleri görebilir. Bütün bu saptamaları yapan Platon, yine de kadının hiçbir işte erkek kadar olamayacağını her fırsatta vurgular.

Şimdi, Platon, cinsiyet farkının önemli olmadığını söylüyor. Çünkü yetiler açısından bakıldığında erkek ile kadın arasında bir fark bulunmamakta. Durum böyle olunca bu iki cins aynı işi yapabilir; tabii bunun da koşulu var. Ancak demek ki kadının yaradılışı erkeğin ki gibi devlet bekçiliğine elverişlidir.

“Yalnız bu yaradılış kadında zayıf erkekte kuvvetlidir” –456b.

Böylece Platon, devlet bekçiliği yapabilecek erkeklerin yanına aynı değere sahip kadınları koyuyor.

“Devlet bekçiliğini birlikte yapacaklar, çünkü bu iş ikisinin de gelir elinden; yaradılışları arasında yakınlık vardır”.-456 b.

Platon, eğitimin önemini kavramış bir düşünürdür. Devlet’te eğitime önem verir. Kadın ile erkek arasında yaradılıştan bir fark gözetmezken, ikisinin de aynı işi yapabilmelerinin koşulu olarak ikisinin de aynı eğitimi almaları gerektiğini ileri sürer. Buna göre aynı işi yapacak olan kişilere aynı eğitim verilmelidir. Böylece Platon kadınlara da müzik ve jimnastik derslerinin verilmesini ve savaşçı olmalarının sağlanmasını öngörür. Platon’a göre bu düşünce doğaya uygundur; asıl, doğaya uygun olmayan düzen, yürürlükte olan düşüncedir. Gerçekten Atina’da ki kadın ile Devlet’teki kadın temelden farklıdır.

Bir devlete ne kadar çok değerli birey olursa devletin de o kadar iyi olacağını savunan Platon, bu değerli kadın ve erkeklerin de eşit eğitimle elde edilebileceğini savunuyor.

Ancak platon yine de aynı yaratılışa sahip olan, aynı eğitimi gören ve devlet bekçiliğinde erkeklerle işi paylaşan kadınlara

“cinslerin zayıflığı göz önünde tutularak, onlara erkeklerden daha kolay işler verilecektir”-457b

demekten de kendini alamıyor. Yetisel bir eşitliği ön gördüğüne göre, buradaki zayıflık fiziksel olsa gerektir.

Platon, çağının toplumuna göre çok aykırı görünen bu düzenin gerçekleşebilir, yararlı ve en iyi düzen olduğunu savunur.

Bundan sonra, topluma ters düşecek yeni düşünceler ileri sürer. Buna göre bekçiler arasında aile kurumu olmayacak; kadınlar ve çocuklar ortak olacak. Platon bunun da en yararlı ve iyi düşünce olduğuna inanır, ancak gerçekleşebilirliğinin az olduğunu da belirtir.

Eğitim, çocuk ve bekçilikle ilgili her şeyde olduğu gibi savaşta da kadın ile erkek eşit olacaktır. “Barışta olsun, savaşta olsun kadınlar da devleti koruyacaklar, dişi köpekler gibi onlar da erkekleri ile birlikte ava gidecekler ve her şeyi elden geldiği kadar artıksız bölüşecekler.”

Böylece, genel olarak baktığımızda Platonun kadın üzerine olan düşünceleri ve kurduğu yeni düzendeki kadının konumu çağının Atina'sına oranla oldukça farklı. Ancak Devlet’teki sınırlı inceleme ile onun kadın üzerine olan düşüncelerini yeterince açık olarak öğrenemiyoruz. Çünkü burada kadını devlet bekçiliği açısından inceleyip belli bir konuma yerleştiriyor.

Çiftçiler ve zanaatçılar sınıfında kadının yeri belirgin değil. Ancak onun, kadın ile erkek arasında yaradılıştan yetisel bir ayrılık olmadığını söylemesine dayanarak bu sınıfta da kadın ile erkeğin eşit olacağını söyleyebiliriz. Ancak acaba işlerin paylaşımı nasıl olacak? Devlet bekçiliği açısından bakıldığında aynı eğitimi alanların aynı işleri yapabileceğini, kadının ya da erkeğin yaratılıştan daha iyi yaptıkları bir işin olmadığını söylüyordu. Aynı eşit eğitimin bu alt sınıf için de geçerli olduğunu düşünebiliriz. Ancak burada İşbölümünü belirleyen, ağırlıklı olarak, toplumsal yaşamdan kaynaklanan ihtiyaçların giderilmesinde tutulan yolların görenekselleşmiş biçimleri olacaktır. Örneğin, yaratılıştan olmasa da, kadın göreneksel olarak yemek yapma ya da diğer kadın işi olarak gelenekleştirdiğimiz bir takım işleri erkekten daha iyi yapacaktır, Öyleyse kadın bu işleri yapmalıdır. Ancak başka işlere yatkın olanlar da engellenmeyecektir.

Platon’un yaratılıştan yetenek olarak kadın erkek eşitliği düşücesi toplumuna aykırıdır. Çünkü Atina’da kadın ile erkek yaratılıştan eşit değildir; zihinsel açıdan kadın çok gerilerdedir. Dolayısı ile farklı zihinsel Yetiye sahip olan bireyler farklı eğitim alırlardı. Oysa Platon eşit eğitimde eşit değerdeki kadın ve erkelerden söz ediyor.

Atina’da kadın ev-içi yaşamı ile sınırlı idi. Platon ise onu kamusal alana açıyor; kadını artık kamu işlerini yerine getirebilecek yeterlilikle bir bireydir. Devletin iç ve dış güvenliğinden sorumludur. Böylece pasif Atina kadının yerine aktif olan bir kadın vardır Platon’da.

Aristoteles’in bir öncülü var: “öteki eşi olmadan etkinlikleri olmayan şeyler çift çift birleştirilmelidir.” Bu öncül, yöneten ile yönetileni birbiri için zorunlu kılar. Bu zorunluluğun, bir araya gelmenin amacı da ortak güvenliklerinin sağlanmasıdır.

“Çünkü gereken şeyleri zekâsıyla önceden görebilen biri, doğaca yönetendir.“

Böylece zihin - beden ayrımını yaparak ikincisini aşağılar; bu ayrım, insanlara doğadan gelir. Öyleyse yöneten yönetilen ayrımı doğaldır. Bu ayrımlardan ilki erkeği, diğeri kadını kuşatır. Erkeğin zekâsı kadından daha üstündür, bu doğadan gelir, karşı konulamaz; dolayısı ile erkek, kadını yönetme hakkına sahiptir. Ancak Aristoteles’te kadın ile köle eşit değildir.

“Doğa, kadın ile köle arasında bir ayrım gözetmiştir. Kadın, ayrı ayrı işlere bakar ve… Başka başka araçlar sağlar… Bir araç, birçok işleri görmesi değil de, yalnız bir tek işi görmesi için yapılmış olunca en iyi işler. “Kadın ile kölenin ayrı ayrı işlevlerinde de durum böyledir”.

Aristoteles, “Yunanlı olmayan” toplumlarda yönetici - yönetilen ayrımı olmadığı için bunların kadınlı erkekli olmalarını doğal görür. Ona göre Yunanlıların bunları yönetmeleri uygundur. Böylece O, ırkların ve kişilerin doğadan üstünlüklerine ve aşağılıklarına inanır.

Yöneten ve yönetilen ayrılığı esas olduğunda toplumun en küçük birimi olan ailenin meydana gelebilmesi için erkeğin yani yönetenin, bir kadın ve bir köle – yani yönetilenler – edinmesi gerekir. Ailenin koşulu budur. Günlük ihtiyaçların aşılma durumuna ve derecesine göre bu topluluk genişler ve köy ile devleti oluşturur. Devlet’in oluşması ile süreç tamamlanmış ve kendi kendine yeten bir birlik oluşturulmuştur.

“Devletin öncesi olan topluluklar nasıl doğalsa devlet te öyle doğaldır.”

Diyor Aristoteles. Bundan şu çıkar: Öncel olan topluluklarda yöneten-yönetilen ayrımı varsa ve bu doğalsa, doğadan geliyorsa, aynı ayrım devlette de olacaktır: Çünkü doğaldır. Bu yolla Aristoteles, bu ayrımı meşrulaştırır. Devlet, öncellerinin ereğidir ve bir erek her zaman en yetkindir.

Aileyi analiz ettiğinde üçlü bölümleme yapar: efendi - köle, koca - karı ve baba - çocuklar, ilki arasındaki ilişki “despotluk”, diğerleri de “kocalık” ve “babalık”tır.

Bu ayrımlar yöneten - yönetilen ayrımına göre saptanmışlardır. Ama daha temelde bu ayrım zihin - beden ayrımına göredir. Yöneten her zaman, her bakımdan en gelişkin en olgun olandır. Zihnini, aklını en iyi şekilde kullanma yetisine sahiptir ve kullanmalıdır. Yönetilenler ise böyle değildir. Kadın zihinden, akıldan, akıl yürütme yetisinden payını almıştır. Ancak bunu kullanmaz, dolayısı ile kocasının yönetimindedir. Çocuklarda ise bu yeti henüz olgunlaşmamıştır dolayısı ile babaları tarafından yönetilmelidirler. Köle ise Aristoteles’te hayvandan pek farklı değildir, sadece bir araçtır ve kullanılması gerekir.

Aristoteles’in politik görüşünde mülkiyet kavramı temel bir kavramdır.

“Mülk… Ailenin bir parçasıdır; çünkü belli bir düzeyde servet olmadan ne yaşamın kendisi olabilir ne de iyi yaşanılabilir… Mülkiyet konusu olan her şey, bir kimsenin yaşamasını olanaklı kılan birer araçtırlar. Mülkiyeti ise, köleleri de içinde olmak üzere, bu gibi araçların bir toplamıdır… Köle, birçok araç değerinde bir araçtır”

Zihin ve beden ayrımını yapan Aristoteles, bedenin zihni yönlendirdiği bütün durumların doğaya aykırı, dolayısı ile kötü olduğunu savunur. Oysa zihnin bedeni yönetmesi, bir başka deyişle gem vurması hem doğal hem de iyidir Aristoteles’e göre bu iki gücün eşitliği her ikisi için de zararlıdır. Bu bağlamda “erkekle dişi arasında bir ilişki olacaktır: Önceki doğadan üstün, beriki aşağı ve uyruktur” “Yaptıkları işler bedenlerini kullanmaktan ibaret olan ve kendilerinden daha iyi bir şey beklenemeyenler, doğadan köledir yönetilendir.

Özgür bir ev halkının yönetimi monarşidir; çünkü her evin bir tek yöneticisi vardır. Bir adamın karısı üstündeki yönetimi devlet adamının yönetimidir; çocukları üstündeki yönetimi ise bir kralın yönetimidir, Kralca bir yönetimdir.

Aristoteles’e göre erkek, koşullar büsbütün doğaya aykırı olmadıkça yönetmeye dişiden daha yeteneklidir. Yaşlılar da gençlerden… Devlet yönetiminde yöneten ile yönetilen yer değiştirebilir. Çünkü yurttaşlar arasında doğadan bir ayrılık yoktur. Zaten belli bir doğaya sahip olanlar yurttaştır. Ancak erkek ile kadın arsındaki üstünlük, aşağılık ilişkisi süreklidir. Çünkü ikisi doğadan farklıdır.

Aristoteles’e göre “Ruhun düşünme yetisi kölede hiç yoktur, kadında vardır ama işlemez, çocukta ise henüz gelişmemiştir” Buna bağlı olarak ahlaksal konularda da durum böyledir. Örneğin erdemden hepsi pay alır ama payları aynı ölçüde değildir; biri yönetenin diğeri yönetilenin erdemidir; nicelik değil nitelik farkı vardır. Örneğin “susma” kadının şanındandır, oysa erkek için böyle değil…

Aristoteles, bütün-parça ilişkisine dayanarak çocukların ve kadınların erdeminin ve eğitilmesinin devletin iyiliğine bir etkisi olacağını savunur. Çünkü ona göre kadınlar ergin özgür bireylerin yarınını meydana getirirler; çocuklar da geleceğin yurttaşları olacaklar ve siyasal yaşama katılacaklardır.

Aristoteles ile Platon’un kadın üzerine olan görüşlerinin kısa bir karşılaştırmasını yaparsak, görürüz ki. Platon’un idealistliğine karşın Aristoteles realisttir: Platon, ahlakta bireyi değil toplumu ele alır, yetkin bireyi değil yetkin toplumu inceler. Bunu yaparken de var olana bakmaz onu incelemez; bir devlet belirler ve ideallerini ortaya koyar. Oysa Aristoteles iyi gözlemciliğinin ve bilim adamlığının verdiği bir yanla konuya realist bakar; var olan toplumları, koşulları ve ilişkileri inceler, onları çözümler ve var olan üzerine bir şey söyler. Bu anlamda o, statükocudur: toplumunun kadına olan bakış açısını iyi gözlemlemiş ve bu bakışı meşrulaştırma çabasına girmiştir. Platon ise toplumun bakışı ne olursa olsun kendisinin iyi bildiği şeyi savunuyor. Nitekim kadın üzerine olan görüşleri toplumuna ters düşmesine rağmen bunları savunmaktan geri kalmıyor.

Hem Aristoteles’te hem de Platon’da önemli bir kavram var: Doğa. Platon, kendi savunduğu görüşün doğaya en uygun olduğunu, toplumda benimsenmiş olan görüşün ise doğaya uygun olmadığını, dolayısıyla kendi görüşünün en iyi olduğunu savunur. Aristoteles de mevcut düzendeki görüş açısının doğaya uygun olduğunu savunur, aksi ise doğaya aykırıdır, kötüdür. Örneğin Platon’a göre erkekle kadının aynı işleri yapması aynı eğitimi görmesi doğaya uygun düşer. Oysa Aristoteles’te kadın ile erkeğin böylesi bir eşitliği doğaya aykırıdır. Yaklaşımar farklı olsa da kavram aynı…

Bu kavramın bunca kullanılmasının sebebi sofistlerin ortaya koydukları “doğadan gelen” –“insanın koymuş olduğu” (Physei-Thesei) ayrımı olsa gerek. Her iki düşünür de, sofistlerin tersine, doğadan gelen, yani kalıcı olan bakışı elde ettiklerini savunurlar. Bu da bize sofistlerin o çağda değer yargılarını ne kadar sarsmış olduklarını gösterir.

İzzet Metcan
1991

2 Ocak 2008 Çarşamba

Deniz Olmaya Çabalamak

Yıllar sonra yine döndüm sırlar defterime... Yine acılar içindeyim, yine çaresizlik içindeyim ve yine -bu kez daha büyük bir hızla- tükenmekteyim. Doğruyu biliyorum, ama doğru yolu bilmiyorum. Sorumluluklarımı biliyorum, ama onlardan kurtulamıyorum. Sınırlarımı ve gücümü biliyorum, ama zorlayamıyorum. Verilenler içerisinde sıkışıp, yeni arayışlara gidemiyorum. Köprüleri atıp gemileri yakamıyorum. Başkalarını mutlu etmeye çalışırken kendimi mutlu edemiyorum, ruhumu tatmin edemiyorum; onu dinlendiremiyorum. Geçmişimle hesaplaşıp defteri kapatamıyorum ya da onunla yaşayamıyorum.
Ego'mu geliştiriyorum, büyütüyorum, belki de kabul de ettiriyorum ama onun altında eziliyorum. Ego'm ve ben iki ayrı varlık: savaşıyoruz. O kazanıyor, ben kaybediyorum. Bağırıyor, çığlık atıyorum, sesim çıkmıyor. Üzerime atlıyorum, vuruyorum; hareket edemiyorum. Yok yanımda kimse, yapayalnızım. Bir tek "bilinç" yok tutan elimden, sesim olan, gücüm olan; gücüyle bana güç veren.
Biliyorum ki içinde bulunduğum "oluş", her an tüketiyor beni. Biliyorum ki "oluş" da bana karşı; "olmam"dan çok , uymamı, kabullenmemi ve uyum sağlamamı istiyor.
Oysa ben akıntının içindeki bir dal değil, herşeyin kendisine aktığı deniz olmak istiyorum. Biliyorum ki deniz olmam imkansız. Ama yine biliyorum ki "deniz olmaya çabalamak" benim için mutluluğun ta kendisi...

27 Mart 2001

Dostluk

Dostluk önce gelir bence, mesela aşktan. Biter bir gün aşk, mesela bir kıskançlıktan. Oysa dostluk kalır ebedi. Dost dostun ister iyiliğini, aşık gibi kıskanmaz yalnız başına mutlu olmasını.

Sonsuzcasına dostum olmasını da istemem aslında; sadece gerçek dostum olsun, belki bir tane... Gelip bana üzüntümün nedenini sorduğu gibi, sevincimin de nedenini sorsun. Paylaşabilir miyim desin sevincini, beraber çare bulalım desin dertlerine. Gerektiğinde ellerimi tutsun bir dost gibi. anlasın beni, anlatsın bana hiç çekinmeden, bana yabancı olan beni; diğerlerinin yaptığı gibi benim tanıdığım beni değil......

8 Mayıs 1988

Gölge

Yanıma geldiğinde sevgilim
Işıkları söndüreceğim
aşkımıza gölge düşmesin diye.

11 Mart 1987

İlk Sevgili

Gözlerim yaşlı bakıyor artık her yerde
Sen gittiğinden beri

Kurumadı hiç gözpınarlarım
Yıllar var ki

Unutmak mümkün mü seni ?
Kim unutmuş ki ilk sevgilisini ?

26 Şubat 1987

Birgün

Birgün gelecek
Birşeyler olacağım

Birgün gelecek
Birşeyler yapacağım

Birgün gelecek
Kalplere yerleşeceğim

Birgün gelecek
öleceğim

Ama asla unutulmayacağım.

15 Ocak 1989

Pınar'a

Bir yürek durmada şu sıralar,
Bir yaşam bitmede.
Bütün hüznü, bütün mutluluğuyla
Bir insan tükenmede.

Nasıl ki seversin, sevilirsin
İşte böyle
Gün gelir
ölüverirsin.

Bilmesem de, tanımasam da,
Zamanın hiçbir kesitini paylaşmamış olsam da
Bir hüzün var yüreğimde.
Korkunç bir ağrlıkla çökmekte nem gözlerime
Sımsıkı yumup susmak zamanı şimdi
Ölüm sessizliği sarıyor dört bir yeri.

16 Aralık 1991

Nefret

Kocaman bir nefret parçası koptu
Yüreğimden.
Koptuğu yerde hiçbir boşluk bırakmadan.

Yuvarlandı gitti nesnesine, bitirdi onu,
Yoketti.

6 Eylül 1992

Varoluşsal Aynılık

Varoluşumu kuşatan varlıklar
Varoluşuma yabancılar
Bana özümü verir
Varoluşumu biçimlendirirler
Var mıyım ? Yok muyum?....

Yaşamak,
Bir böcek gibi
Tek fark aramızdaki
O bir böcek
Ben bir insan

Düşünüyor mudur acaba O da,
Yaşamak
Bir insan gibi
Diye

O böcek, ben insan
Farkımız
Yaşam tarzımız
Ortak noktamız
Varoluşumuz.

10 Mart 1992

Öğrendiğim Birşeyler Var.

Ne dedimse olmadı
Ne yaptımsa olmadı
Yaşamın yükü
Çöktü kaldı.
Kaldırdım, başardım, hallettim,
Güçlüyüm sandım,
Yanılmışım...

Ne öğrendim yanılgımdan?
Teslim olmayı ?
Vazgeçmeyi ?
Boyun eğmeyi ?
Bilemiyorum.

Ama öğrendiğim birşeyler var.
Öğrendim ki, hayat bir ilişkiler matriksi
İlintisiz birşey yok onda
Herşey herşeyi etkiler
Her neden bir sonuç
Her sonuç bir neden
Bense tek başına direnen
Tek başına savaş veren
Ama kimsece anlaşılamayan.

27 Mart 2001

Herşey Sende Gizli

Herşey sende gizli;
Buldukların,
Bulamadıkların,
Hiç aramadıkların,
Farkına varamadıkların,

Herşey sende gizli;
Anladıkların,
Anlayamadıkların,
Anlatamadıkların,
Anlaşılamadıkların.

Herşey sende gizli;
Mutlulukların,
Hüzünlerin,
Coşkun,
Yalnızlığın.

Ve bil ki;
Sırrı sende gizli yaşamının;
Tek başına geldin dünyaya,
Tek başına gideceksin.

27 Mart 2001

Uzakta Kaldı

Bu kadar mı uzak
Bu kadar mı yalan
Bu kadar mı anlaşılmaz

Tek istediğim, tek beklediğim
Sıcak bir dost eli,
Bir parça anlayış,
Bir parça yalnızlık.

Dokunulmazlık istiyorum,
Özgürlük istiyorum,
Kendimi dinlemek istiyorum,
Serseri olmak istiyorum,
Başıboş dolaşmak istiyorum,
Sessizlik istiyorum,
Karanlık istiyorum,
Hüzün istiyorum,
Ağlamak istiyorum.

Eskisi gibi.
Hemen şimdi.

27 Mart 2002

Değişen Kim

Böyle miydi,
Böyle miydi hayaller ?
Böyle miydi,
Böyle miydi şiirler ?
Böyle mi düşlemiştik yaşamı ve aşkı ?
Böyle mi düşlemiştik geleceği, anlaşmayı ?

Ne oldu düşlerimize ?
Ne oldu sevgimize ?
Başka insanlar mıyız biz şimdi ?
Yoksa suç başkasında mı?
Ben miyim değişen yoksa sen mi?
Nedir sebep
Bilemiyorum.

4 Temmuz 1992

Şimdi Değil

Güneşin battığı yerde, güzelim
Şimdi değil, Zamanı geldiğinde
Güneşin battığı yerde, güzelim

Mutluluk orada,
Sevgi orada,
Barış orada,
Hoşgörü orada,
Dostluk orada,

Güneşin battığı yerde.

Şimdi değil,
Güneş batınca.

10 Ekim 1991

25 Kasım 2007 Pazar

Masum

Bugün otobüste gördüm onu

Yeşil gözleri, masum bir yüzü vardı

Uzundu boyu, zayıftı vücudu

Şık giyimliydi bir hanımefendi gibi

Belliydi halinden kibardı karşısındakine

Dudakları hafifçe kıvrılmıştı

Masum bir bebek gibi...

Gözleri ileride birşeye bakıyordu

Yalnızca kendisinin görebildiği

Arasıra bir ifade kaplıyordu gözlerini

Okumak istiyordum gözlerindeki o ifadeyi

Ama o denli fazla bakamıyordum ki gözlerine

(Yıl: 1987)

Çaresiz

Karanlık boş bir caddede

İlerliyordum sıcak evime doğru

Bir ses duydum birden

Kuytu bir köşeden

Öksürdü bir çocuk

Yırtılırcasına ciğerleri...

Ciğerleri değildi aslında

Yüreğimdi yırtılan

Çaresizlikle yumdum gözlerimi

Sıktım yumruklarımı

Geçip gittim

Üzülerek

Utanarak

Gözlerimden yaşlar boşalarak.

Güzel Günler

Bilir misin sen

Dünyanın nasıl iyi olacağını

Bilir misin

Sevgilerin nasıl bitmez, tükenmez olacağını

Bilir misin

Açların nasıl doyurulacağını

Bilmiyorsan üzülme sakın

Hiçkimse bilmiyor zaten

(Yıl: 1989)